Derya YILDIRIM
Bazen bir milleti ayakta tutanın ne olduğunu unutuyoruz. Kalabalık olmak sanıyoruz, güçlü olmak sanıyoruz, zengin olmak sanıyoruz. Oysa bir millet, en çok hatırladığı kadar vardır. Unuttuğu anda çözülmeye başlar.
Her nesil dünyaya gözlerini açtığında aslında sıfırdan başlamaz. Ona görünmeyen bir miras bırakılır.
Bir annenin ninnisinde, bir dedenin duasında, bir sofranın paylaşımında, bir bayram sabahının telaşında saklıdır bu miras. İşte o yüzden bir millet her nesilde yeniden doğar; ama o doğum, boşlukta değil, hafızanın rahminde gerçekleşir.
Gelenek dediğimiz şey tam da budur: Bizi biz yapan, ama çoğu zaman farkına bile varmadığımız o ince bağ. Birbirimizi tanımamızı sağlayan ortak dil, ortak hissiyat. Aynı şeye üzülmemiz, aynı şeye sevinmemiz. Aynı türküyü duyunca içimizin titremesi… Bunlar tesadüf değil; bunlar bir milletin yüzyıllar boyunca kendini kurma biçimidir.
Fakat bugün en büyük tehlike, bu bağı küçümsemek, değersiz görmek, hatta utanılacak bir yük gibi taşımaktır. Oysa kökünden utanan bir ağacın meyve vermesi mümkün değildir. Kendi hikâyesine yabancılaşan bir toplum, başkalarının hikâyesinde figüran olmaya mahkûm kalır.
Burada özellikle bir kırılma noktasına dikkat etmek gerekiyor: Kendi halkını anlamayan, onunla konuşamayan, onun diline ve duygusuna temas edemeyen bir “aydın” tipi. Bu tip, çoğu zaman iyi niyetli olduğunu düşünür. Ama iyi niyet, kopukluğu telafi etmez.
Çünkü aydın olmak; halktan uzaklaşmak değil, halka yaklaşmaktır. Yukarıdan bakmak değil, yan yana yürümektir. Anlatmak kadar dinlemektir. Öğretmek kadar öğrenmektir.
Eğer bir insan kendi toplumunun acısını hissetmiyorsa, onun sevincini paylaşamıyorsa, onun değerlerini anlamaya çabalamıyorsa; ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, yol gösteremez. Çünkü yol göstermek için önce o yolun nereden geçtiğini bilmek gerekir.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten kendi hikâyemizi biliyor muyuz? Çocuklarımıza ne anlatıyoruz? Onlara sadece başarıyı mı öğretiyoruz, yoksa kim olduklarını da anlatabiliyor muyuz?
Bir milleti korumak, sadece sınırlarını korumak değildir. Asıl mesele, onun anlam dünyasını koruyabilmektir. Eğer bir çocuk kendi kültürünü sadece “eski”, “gereksiz” ya da “geri kalmış” olarak öğreniyorsa, o çocuk büyüdüğünde kendine de aynı gözle bakacaktır. Çünkü insan, ait olduğu şey kadar kendidir.
O yüzden yapılması gereken şey, geçmişe körü körüne bağlanmak değil; onunla bilinçli bir ilişki kurmaktır. Gelenek, taşınması gereken bir yük değil; doğru anlaşıldığında yol gösteren bir pusuladır. Töre, katı kurallar bütünü değil; insanı ayakta tutan ahlaki bir omurgadır. Kültür ise yalnızca folklor değil; yaşama biçimidir, düşünme biçimidir, insan olma biçimidir.
Yol bellidir aslında.
Kendimizi inkâr etmeden yenilenmek…
Geçmişi reddetmeden ilerlemek…
Köklerimizi kesmeden büyümek…
Bunu başaran toplumlar güçlü olur. Çünkü neyi koruyacağını bilir, neyi değiştireceğini de. Ama kökünü kesen toplumlar, neyi savunacağını da neyi dönüştüreceğini de bilemez; savrulur.
Belki de en başa dönmek gerekiyor: Birbirimizi yeniden duymaya. Aynı dili konuşmaya. Aynı hikâyeyi paylaşmaya.
Bir annenin çocuğuna anlattığı masaldan başlar her şey. O masal doğruysa, o çocuk da doğru büyür. O çocuk doğru büyürse, millet de yeniden doğar.
Çünkü bir millet, en çok kendi çocuklarının kalbinde yaşar.
Ve o kalp, ancak sevgiyle, anlayışla ve aidiyetle atar.

Romanya Cumhurbaşkanı Dan, Bükreş’te Türk Parlamento Heyetini Ağırladı
Bulgaristan Hükümeti, Orta Doğu Krizinin Etkilerine Karşı Ekonomik Önlem Paketi Açıklıyor
Cumhurbaşkanı Yotova: “Tiyatro, Sanatın Zirvesidir”
Bulgaristan’dan AB’de Bir İlk: Enerji Yoğun Sanayiye Destek Programı Geliyor
Анкети или народна воля: Кой наистина решава бъдещето на България?