Raziye ÇAKIR

Bu akşam bir anne yine çocuğunun telefonunu bekleyecek.
Telefon çalınca önce sesine kulak verecek. Yorgun mu, üzgün mü, bir derdi mi var? Sonra her zamanki soruyu soracak:

“Ne zaman geleceksin?”
Başka bir ülkede çalışan evladı, cevabı biraz geciktirecek.

“İnşallah yakında anne…”
İkisi de o “yakında” kelimesinin ne kadar uzayabildiğini biliyor.

Bir ülkenin meselesi, işte o telefon konuşmasının içinde de saklıdır. Ayrı geçen bayramlarda, torununu ekrandan büyüten dedenin gözlerinde, akşam ışığı yanmayan köy evlerinde…

Siyaseti konuşurken bunları unuttuğumuzda geriye yalnızca isimler kalıyor. Oysa o isimler hakkında verilen kararların yükünü insanlar taşıyor.

İnsan, kendi ülkesinde çaresiz hissetmekten yorulur
Bir baba düşünün.

Ömrünü çalışarak geçirmiş. Çocuğunu okutmuş. Kendi eksiklerini ertelemiş; onun kitaplarını, yol parasını, okul masrafını ertelememiş.

Mezuniyet günü gururla fotoğraf çektirmişler.
Sonra iş arama günleri başlamış. Başvurular, bekleyişler, cevapsız telefonlar…

Bir akşam çocuğu karşısına oturmuş:
“Baba, ben gitmeyi düşünüyorum.”

Babanın boğazında bir şey düğümlenmiş. “Kal” demek istemiş. Fakat kalması için ona güvenle gösterebileceği bir yol bulamamış.

İşte vatandaşın siyasetten beklediği, o babanın evladına “Burada da geleceğin var” diyebilmesini sağlayacak şartlardır.

İnsanlar büyük sözlerden önce hayatlarında bir karşılık görmek istiyor. Emeklerinin değerini, haklarının güvencesini, çocuklarının önünde açık bir yol görmek istiyor.

Devletin sahibi olduğunu düşünenlere…
Borisov ve Peevski isimleri etrafındaki tartışmaların vatandaşın yüreğinde dokunduğu yer de burasıdır: Güçlü kişilerin hesapları arasında kendi hayatının önemsizleştiği duygusu.

İnsan bir süre sonra şunu soruyor:
“Benim derdimi kim duyacak?”
Devleti yöneten herkes bu sorunun ağırlığını hissetmelidir.

Çünkü devlet; sabah karanlığında işe giden insanın vergisiyle, öğretmenin emeğiyle, çiftçinin alın teriyle, emeklinin yıllarca verdiği hizmetle ayakta durur.

O makamların kapısında bekleyen vatandaş, bir lütuf istemiyor. Kendi hakkını arıyor.

Hiçbir siyasetçi ona kendisini misafir gibi hissettiremez.
Bu ülkede vatandaşın başını eğmesini gerektiren bir sahiplik hakkı kimseye verilmemiştir.

Kırgınlığını evde bırakma
Biliyorum; bazı insanlar artık seçim konuşulunca yüzünü çeviriyor.

“Hepsi aynı” diyor.
“Kaç kere umutlandık?”
Bu sözlerin arkasında yaşanmışlık var. Tutulmayan sözler, boşa çıkan beklentiler, unutulduğunu hissetmenin acısı var.

O kırgınlığı küçümseyemeyiz.
Ama insanın kırgınlığı, kendi sözünü söylemesine engel olduğunda bir kayıp daha yaşanıyor: Bu kez karar verme hakkımızdan kendimiz uzaklaşıyoruz.

Sandığa gitmek için bütün şüphelerinin bitmesini bekleme. Adayları sorgula, verilen sözleri tart, itirazını koru. Sonra kararını ver.

Seni hayal kırıklığına uğratanlara duyduğun öfkenin, senin sesini susturmasına izin verme.
Sandık başında insan kendi hayatıyla baş başa kalır

Oy verme kabinine girince dışarıdaki sesler geride kalır.
Parti yöneticisi yanında değildir. Ekranda konuşan yorumcu yanında değildir. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen kalabalık da yanında değildir.

Orada sen varsın.
Aklından geçenler var.
Annenin beklediği hastane sırası… Babanın yetirmeye çalıştığı emekli aylığı… Çocuğunun başka bir ülkeden gönderdiği fotoğraf… Yıllardır dönüp bakmaya cesaret edemediğin bir haksızlık…

Bir de hâlâ koruduğun beklenti var:
“Daha adil olabilir.”
İşte oyunu o beklentiyi ciddiye alarak kullan.

Birinin senden memnun olması için değil; ertesi sabah kendi kararının arkasında durabilmek için.

Kalbinin sesini duy, aklının sorularını susturma
Duygularımız bizi sandığa götürebilir. Tercihimizi ise bilgiyle olgunlaştırmalıyız.

Duyduğun iddiayı araştır. Sana anlatılanın kaynağını sor. Bir adayın söyledikleriyle yaptıklarını karşılaştır.

Sana yakın gelen kişiye de soru sorabil.
Çünkü kendi kararını vermek, yalnızca baskıya direnmekle tamamlanmaz. İnanmak istediğimiz sözleri de sınayabilmemiz gerekir.

Kalbin adalet istiyorsa, aklın o adaletin nasıl sağlanacağını sorsun.

Kalbin değişim istiyorsa, aklın o değişimin güvencesini arasın.
Oyunu böyle kullandığında, hiç kimsenin peşinden düşünmeden yürümemiş olursun. Kendi yoluna bilinçle adım atarsın.

Bir sabah, “Keşke gitseydim” dememek için
Seçim biter.
Sandıklar kapanır. Sonuçlar açıklanır. Televizyonlarda yorumlar başlar.

Sonra herkes kendi hayatına döner.
Anne yine telefon bekler. Baba yine hesabını yapar. Genç yine geleceğini düşünür.

Fakat o hayatları etkileyecek bir karar artık verilmiştir.

O anda söylenen “Keşke” insanın içine ağır oturur.
“Keşke gitseydim.”

“Keşke bir saat ayırsaydım.”
“Keşke benim oyumdan ne olur demeseydim.”
Bugün kullanabileceğin hakkın yerini, yarın duyacağın pişmanlık dolduramaz.

Bu ülkeyle arandaki bağı koparma
Bir seçim bütün yaraları sarmaz. Bunu biliyoruz.

Ama vatandaşın iradesine sahip çıkması, iyileşmenin başlayabileceği yeri açar. Seçilen kişiye de şu sorumluluğu yükler: Seni izleyen, senden hesap soracak insanlar var.

Bu yüzden oyunu kullandıktan sonra da sesini koru.
Verilen sözleri hatırla. Hakkını iste. Haksızlığa uğrayanın yanında dur. Desteklediğin kişi yanlış yaptığında itiraz et.

Bir ülkenin geleceği, vatandaşları onunla ilgilenmekten vazgeçmediği sürece açıktır.

Bugün ayağa kalk.
Kapını aç. Sandığa git. Kararını özgürce ver.
Belki bütün hayatın yarın değişmeyecek. Ama kendi geleceğin hakkında söz söyleme hakkını kullanmış olacaksın.
Ve bir gün çocuğun sana, “Siz o gün ne yaptınız?” diye sorduğunda verecek bir cevabın olacak:

“Ben gittim evladım. Düşündüm, karar verdim, oyumu kullandım. Senin geleceğin konuşulurken sessiz kalmadım.”

Yazar