Rafet ULUTÜRK
Avrupa başkentlerinde Türkiye’ye dair tartışmalar son yıllarda belirgin biçimde değişti. Bir zamanlar Brüksel, Paris veya Berlin’de Türkiye daha çok “AB’ye aday ülke”, “NATO’nun güney kanadı” veya “göç anlaşmasının partneri” gibi başlıklarla ele alınırken, bugün Ankara hakkında yapılan analizlerde çok farklı kavramlar öne çıkıyor: stratejik özerklik, bölgesel güç projeksiyonu, bağımsız jeopolitik aktör.
Bu değişim tesadüf değildir. Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik endişesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Avrupa’nın asıl kaygısı Türkiye’nin güçlenmesi değil; Türkiye’nin Batı sisteminin öngördüğü rolün dışına çıkmasıdır.
Levant hattında –yani Suriye, Lübnan ve Doğu Akdeniz ekseninde– Ankara’nın artan stratejik ilgisi de bu nedenle Avrupa başkentlerinde dikkatle izlenmektedir.
Avrupa Türkiye’yi nasıl konumlandırıyordu?
Soğuk Savaş boyunca Batı için Türkiye’nin rolü oldukça nettir. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’nun güneydoğu kalesidir. Güvenlik mimarisi Washington merkezlidir ve Türkiye bu mimarinin önemli ama sınırlı bir parçasıdır.
Bu modelde Türkiye’nin jeopolitik rolü üç başlıkla özetleniyordu:
NATO’nun askeri hattını korumak
Ortadoğu’daki istikrarsızlığın Avrupa’ya sıçramasını engellemek
Batı güvenlik sisteminin periferisinde yer almak
Ancak 2000’li yıllardan itibaren bu tablo değişmeye başladı. Türkiye yalnızca Batı sisteminin güvenlik sağlayıcısı olmak yerine, kendi bölgesel politikalarını üreten bir aktöre dönüşmeye başladı.
İşte Avrupa’nın alışmakta zorlandığı nokta tam olarak budur.
Türkiye’nin “stratejik özerklik” arayışı
Son yıllarda Türkiye’nin dış politika yaklaşımında belirgin bir eğilim ortaya çıktı: stratejik özerklik.
Bu kavram basitçe şunu ifade eder: Bir devletin güvenlik ve dış politika kararlarını yalnızca ittifak sistemlerinin beklentilerine göre değil, kendi ulusal çıkarlarına göre şekillendirmesi.
Türkiye’nin Suriye politikası, Doğu Akdeniz’deki hamleleri, savunma sanayii yatırımları ve bölgesel diplomasi girişimleri bu çerçevede değerlendirilmektedir.
Avrupa açısından bu durum iki farklı duygu yaratmaktadır:
Bir yandan Türkiye’nin bölgesel krizleri yönetme kapasitesi takdir edilmektedir.
Öte yandan Ankara’nın bağımsız hareket alanı, Batı’nın geleneksel stratejik kontrol mekanizmalarını zorlamaktadır.
Bu nedenle Avrupa’da Türkiye üzerine yapılan analizlerde sıklıkla şu soru sorulur: Türkiye Batı sisteminin parçası mı, yoksa kendi eksenini kurmaya çalışan bağımsız bir güç mü?
Levant hattı neden kritik?
Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik hassasiyetinin en yoğun olduğu bölgelerden biri Levant’tır. Suriye ve Lübnan hattı yalnızca Ortadoğu’nun değil, aynı zamanda Avrupa güvenliğinin de önemli bir parçasıdır.
Bu bölge birkaç kritik başlığın kesişim noktasıdır:
Göç hareketleri
enerji ve deniz yetki alanları
İran-İsrail rekabeti
Rusya’nın Doğu Akdeniz varlığı
radikal örgütlerin faaliyetleri
Suriye’deki kriz Avrupa’ya milyonlarca mülteci akınına yol açmış, Lübnan’daki siyasi kırılganlık Doğu Akdeniz’de yeni güvenlik riskleri yaratmıştır.
Türkiye ise bu hattın tam merkezinde yer alır. Ankara’nın bölgede atacağı her adım, Avrupa’nın güvenlik ve enerji hesaplarını doğrudan etkiler.
Bu yüzden Avrupa başkentleri Türkiye’nin Levant politikasını yalnızca bir bölgesel mesele olarak değil, Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olarak değerlendirmektedir.
Avrupa’nın asıl endişesi ne?
Avrupa’da Türkiye’ye dair tartışmalar çoğu zaman “endişe” kelimesiyle ifade edilse de, bu endişenin birkaç farklı boyutu vardır.
Birincisi jeopolitik öngörülemezlik kaygısıdır. Avrupa’nın bazı çevreleri Türkiye’nin hızlı ve bağımsız karar alma kapasitesini zaman zaman belirsizlik olarak algılamaktadır.
İkincisi Doğu Akdeniz dengesi meselesidir. Türkiye’nin deniz yetki alanları ve enerji politikaları bölgedeki bazı Avrupa aktörlerinin çıkarlarıyla doğrudan kesişmektedir.
Üçüncüsü ise bölgesel liderlik rekabetidir. Avrupa Birliği uzun süre Ortadoğu’da diplomatik etki kurmaya çalışmış, ancak bu çabalar çoğu zaman sınırlı kalmıştır. Türkiye’nin sahada daha görünür olması bazı Avrupa çevrelerinde stratejik rekabet algısını güçlendirmektedir.
Fakat tüm bu kaygılara rağmen Avrupa’nın Türkiye’yi tamamen dışlayan bir politika izlemesi de mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin bölgesel rolü artık göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.
Avrupa için Türkiye paradoksu
Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında bir tür stratejik paradoks vardır.
Türkiye bazı krizlerin çözümünde vazgeçilmez bir aktördür; ancak aynı zamanda Avrupa’nın alıştığı güç dengelerini değiştiren bir faktör haline gelmiştir.
Göç yönetimi, NATO güvenliği, enerji hatları ve Ortadoğu diplomasisi gibi konularda Türkiye ile iş birliği yapmak Avrupa için neredeyse zorunludur. Fakat Ankara’nın bağımsız dış politika çizgisi Avrupa’nın geleneksel stratejik rahatlığını ortadan kaldırmaktadır.
Bu nedenle Avrupa’nın Türkiye politikasında sık sık şu iki eğilim aynı anda görülür:
iş birliği arayışı
stratejik temkin
Değişen dünya düzeni
Türkiye ile Avrupa arasındaki bu gerilimin arka planında aslında daha büyük bir dönüşüm vardır. Dünya artık Soğuk Savaş sonrası dönemin tek merkezli düzeniyle işlemiyor.
Bölgesel güçler daha fazla inisiyatif alıyor, büyük güç rekabeti yeniden yoğunlaşıyor ve devletler ittifak sistemleri içinde bile daha bağımsız davranabiliyor.
Türkiye bu yeni dönemin tipik örneklerinden biridir. Ankara hem NATO üyesidir hem de kendi jeopolitik stratejisini geliştiren bağımsız bir aktördür.
Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik kaygısı da bu yeni gerçekliğe uyum sağlamanın zorluğundan kaynaklanmaktadır.
Avrupa’nın Türkiye konusunda hissettiği tedirginlik çoğu zaman yanlış yorumlanır. Bu tedirginlik Türkiye’nin güçlenmesinden değil, Türkiye’nin kendi stratejik rotasını çizmesinden kaynaklanmaktadır.
Levant hattı, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Türkiye’yi kaçınılmaz olarak daha aktif bir rol oynamaya itmektedir. Avrupa ise bu yeni rolün kendi güvenlik ve enerji hesaplarını nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışmaktadır.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye artık yalnızca Batı sisteminin periferisinde yer alan bir ülke değil; kendi jeopolitik ağırlığını taşıyan bir aktördür.
Avrupa’nın alışması gereken gerçek de budur.

Büyük Çınar ve Türk’ün Yükselen Asrı
Medeniyet: İnsanın İçinde Başlayan Yolculuk
İnsan Kimliği ve Türk Kimliği Arasında: Bulgaristan Türklerinin Arayışı
Değerli dostlarım,
İslamofobi: Korkunun Değil, Bilgisizliğin Adı
Karanlığın İçinde Bir Işık: Kadir GecesiBir Geceden Fazlası
Türk, Adaletle Dirilir; Merhametle Büyür
Balkanlar ve Orta Doğu Arasında: Tarihin Dersleri ve Geleceğin Sorumluluğu
BULTÜRK’ün Uluslararası Durum ve Siyasi Gelişmeler Hakkındaki Görüşü