Raziye ÇAKIR
İnsan çocukken annesinin söylediklerini nasihat zanneder.
Gençken bazen fazla bulur.
Hayatın telaşı başlayınca unutur.
Sonra yıllar geçer…
Saçlara ak düşer, dostların sayısı azalır, sofralarda boş sandalyeler çoğalır. İnsan kaybetmenin ne olduğunu öğrenir.
Ve bir gün, hiç beklemediği bir anda annesinin yıllar önce söylediği bir cümle kulaklarında yankılanır:
“Bak evladım…”
İşte o zaman anlarsın.
Anne sana nasihat etmiyormuş.
Seni hayata hazırlıyormuş.
BİZ ANNEMİZİN YAŞLANDIĞINI FARK ETMEDİK
Çocukken annelerimizi hiç yaşlanmayacak zannederiz.
O hep evdedir.
Kapıyı açar.
Sofrayı kurar.
Üşüdüğümüzde üzerimizi örter.
Hasta olduğumuzda sabaha kadar başımızda bekler.
Eve geç kaldığımızda ışığı söndürmez.
Biz büyürüz.
Okula gideriz.
İş sahibi oluruz.
Evleniriz.
Çocuklarımız olur.
Hayat bizi başka şehirlere, başka ülkelere götürür.
Ama zihnimizde anne hep aynı yerde durur.
Sonra bir gün ellerine bakarsın.
O eller eskisi kadar güçlü değildir.
Yüzündeki çizgiler çoğalmıştır.
Yürüyüşü yavaşlamıştır.
Ve insanın içine ağır bir soru düşer:
“Ben büyürken annem ne zaman yaşlandı?”
Aslında cevap çok acıdır:
Biz büyürken…
ANNENİN ELLERİNDE GÖRÜNMEYEN BİR HAYAT VARDIR
Bir annenin ellerine iyi bakın.
Orada yalnızca kırışıklık görmeyin.
Kaç sofra kurulmuştur o ellerle?
Kaç çocuğun ateşi ölçülmüştür?
Kaç gömlek yıkanmıştır?
Kaç gözyaşı silinmiştir?
Kaç dua için göğe açılmıştır?
Kaç defa evlatlarının önüne kendi payından daha fazlasını koymuştur?
Anne çoğu zaman kendi hayatından eksilterek evladının hayatını tamamlar.
Üşür ama çocuğunu örter.
Acıkır ama son lokmayı evladına bırakır.
Üzülür ama belli etmez.
Hastalanır ama “iyiyim” der.
Çünkü annelik bazen insanın kendi acısını sessizce içine gömmesidir.
“UTANMAYAN YÜZDEN SAKIN…”
Anne insanları tanıyordu.
Çünkü hayat ona insanın her hâlini göstermişti.
Dost görüneni de görmüştü.
Vefasızı da.
Zor günde kaçanı da.
Bir lokmasını paylaşanı da.
Bu yüzden:
“Utanmayan yüzden sakın,” diyordu.
Aslında demek istediği şuydu:
“Evladım, vicdanını kaybetmiş insandan kendini koru.”
Çünkü insanın yüzü kızarmıyorsa, kalbinin önündeki son kapılardan biri de kapanmış demektir.
“KALP İNCİTEN SÖZDEN…”
Anneler kelimelerin ne kadar ağır olabileceğini bilir.
Belki kendileri de hayatlarında nice ağır söz işitmişlerdir.
Fakat çoğunu çocuklarına anlatmamışlardır.
İçlerine atmışlardır.
Bu yüzden evladına:
“Kalp inciten sözden sakın,” der.
Çünkü kırılan bardak değiştirilir.
Yıkılan ev yeniden yapılır.
Kaybedilen para yeniden kazanılabilir.
Ama bazı kırılmış kalpler eskisi gibi olmaz.
İnsan bazen kendisine yıllar önce söylenen tek bir cümleyi ömrünün sonuna kadar unutamaz.
Bu yüzden anne der ki:
“Sözünü tart evladım. Dilin, bir başkasının ömür boyu taşıyacağı yara olmasın.”
“İKİYÜZLÜ DOSTTAN…”
İnsan yaşlandıkça şunu öğreniyor:
Hayatta çok tanıdık edinmek kolaydır.
Dost bulmak zordur.
İyi günlerde telefonun susmaz.
Sofran kalabalıktır.
Herkes seni sever görünür.
Ama hayat bir gün kapını sert çaldığında kalabalıklar yavaş yavaş dağılır.
İşte anne bunu bildiği için:
“İkiyüzlü dosttan sakın,” der.
Çünkü seni alkışlayana değil, düştüğünde elini uzatana bakacaksın.
Düğününde yanında duran çok olabilir.
Cenazende omzuna dokunanı unutmayacaksın.
Vefa en çok zor günlerde belli olur.
“TÜTMEYEN BACADAN…”
Belki bu sözlerin içerisinde en hüzünlüsü budur.
Çünkü baca ev demektir.
Ocak demektir.
Anne demektir.
Akşam eve döndüğünde yanan ışık demektir.
Çocukken insan o ışığın kıymetini bilmez.
Kapıyı açarsın:
“Anne, yemek ne?”
dersin.
Bir gün gelir, aynı kapıyı açarsın…
Sessizlik.
İşte o zaman anlarsın:
Ev duvarlardan oluşmuyormuş.
Evi ev yapan, seni bekleyen insanmış.
Bir evde anne varsa insan kaç yaşında olursa olsun biraz çocuktur.
Anne gidince insanın yaşından bağımsız bir tarafı yetim kalır.
Bu nedenle eski insanlar “Allah ocağınızı söndürmesin” derdi.
Ne büyük duaymış…
“VERMEDEN ALAN ELDEN…”
Anne vermenin ne olduğunu çok iyi bilir.
Çünkü annelik zaten vermektir.
Zamanını verir.
Uykusunu verir.
Gençliğini verir.
Emeğini verir.
Bazen hayallerini verir.
Ve çoğu zaman karşılığında hiçbir şey istemez.
Bir annenin en büyük beklentisi bazen sadece şudur:
“Evladım beni unutmasın.”
Telefon çalsın.
Kapı açılsın.
Torunlar gelsin.
Sofra yeniden kalabalık olsun.
Hepsi bu.
Fakat hayatın acı tarafı şudur:
Biz çoğu zaman annelerimize ayıracağımız zamanı erteleriz.
“Bu hafta çok işim var.”
“Önümüzdeki hafta giderim.”
“Sonra uzun uzun konuşuruz.”
Hayatın en tehlikeli kelimelerinden biri bazen “sonra”dır.
Çünkü bazı “sonralar” hiç gelmez.
ANNELER ÇOCUKLARININ ÖNÜNDE AĞLAMAMAYI ÖĞRENİR
Bir annenin kaç gece gizlice ağladığını çocukları çoğu zaman bilmez.
Evladının derdi olur, anne ağlar.
Evladı gurbete gider, anne ağlar.
Evladı hastalanır, anne ağlar.
Evladı üzülür, anne ondan daha fazla üzülür.
Ama sabah olduğunda yüzünü yıkar ve hiçbir şey olmamış gibi:
“Çay koyayım mı?”
diye sorar.
İşte annelik biraz da budur.
Kendi fırtınasını saklayıp çocuğuna liman olmaktır.
“DUA BİLMEYEN DİLDEN…”
Belki insanın arkasındaki en büyük görünmez güç anne duasıdır.
Biz uyurken dua eden bir anne vardır.
Yolculuğa çıktığımızda:
“Allah korusun.”
der.
İşe giderken:
“Allah işini rast getirsin.”
der.
Hastalandığımızda ellerini açar.
Biz bilmeyiz.
Belki hayatımız boyunca kaç beladan o dualarla döndük.
Anne duasının hesabı tutulmaz.
Çünkü anne yaptığı iyiliği deftere yazmaz.
O yalnızca evladının iyi olmasını ister.
“ŞÜKÜR ETMEYEN KALPTEN…”
İnsan sahip olduklarının kıymetini çoğu zaman kaybetmeden anlayamıyor.
Anne yanındayken sesini sıradan sanırsın.
Bir gün o ses olmayınca bir kere daha:
“Evladım…”
desin diye dünyaları vermek istersin.
Baban kapıda otururken bunun sonsuza kadar süreceğini sanırsın.
Bir gün sandalyesi boş kalınca o sandalyenin aslında evin en büyük zenginliği olduğunu anlarsın.
Hayat bize acı bir şekilde öğretir:
Bazı servetlerin banka hesabı yoktur.
Anne vardır.
Baba vardır.
Sağlık vardır.
Evlat vardır.
Dost vardır.
Sıcak bir yuva vardır.
Bir sofranın etrafında birlikte oturabilmek vardır.
Bunların kıymetini kaybetmeden bilmek, şükrün en güzel hâlidir.
BİR GÜN EVDE BİR SANDALYE BOŞ KALIR
Hayatın değişmez kanunu budur.
Bir gün aile fotoğrafındaki insanlardan biri eksilir.
Sonra biri daha…
Çocukluğumuzun kalabalık sofraları yavaş yavaş küçülür.
Bir zamanlar bize nasihat veren büyüklerin fotoğrafları duvarlarda kalır.
İnsan o zaman anlar:
Hayat sahip olmak değilmiş.
Birlikte geçirilen zamanmış.
Ne makam kalıyor.
Ne para.
Ne kavga etmeye değen meseleler.
Sonunda geriye birkaç fotoğraf, birkaç eşya, birkaç hatıra ve kulağımızda kalan birkaç cümle kalıyor.
“Üşütme evladım…”
“Yemeğini yedin mi?”
“Geç kalma…”
“Allah yolunu açık etsin…”
Bir zamanlar sıradan gelen bu sözler, bir gün dünyanın en kıymetli cümlelerine dönüşüyor.
ANNE HAYATTAYSA…
Telefonu açın.
Sesini duyun.
“Anne nasılsın?” deyin.
Yanındaysa elini tutun.
Sofrasına oturun.
Aynı hikâyeyi onuncu kez anlatıyorsa yine dinleyin.
Çünkü çocukken siz de aynı soruyu yüzlerce kez sordunuz.
O bıkmadan cevapladı.
Yavaş yürüyorsa onun adımına uyun.
Çünkü siz yürümeyi öğrenirken o sizin küçücük adımlarınıza yıllarca uydu.
Bir gün bunları yapmak isteyip yapamayabilirsiniz.
ANNE ARTIK YOKSA…
Sözleri vardır.
Duaları vardır.
Hatıraları vardır.
Öğrettiği iyilikler vardır.
Bir insan annesini kaybettiğinde onun nasihatlerini yaşatmaya başladığı ölçüde annesinden bir parçayı dünyada tutmaya devam eder.
Merhametli olursanız annenizin merhameti yaşar.
Bir yoksula el uzatırsanız annenizin eli uzanmış olur.
Bir yetimin başını okşarsanız onun şefkati devam eder.
Çocuklarınıza onun sözlerini anlatırsanız sesi başka bir nesilde yeniden duyulur.
Çünkü bazı insanlar toprağa verilir ama hayattan silinmez.
BİR GÜN BİZ DE “ANNEM DERDİ Kİ…” DİYECEĞİZ
Belki hayatın en büyük dönüşü budur.
Çocukken dinlediğimiz nasihatleri yıllar sonra kendi çocuklarımıza söylemeye başlarız.
Birden ağzımızdan annemizin cümlesi çıkar.
Dururuz.
Gülümseriz.
Belki gözlerimiz dolar.
“Benim annem de böyle derdi…”
İşte o anda anlarsınız:
Anne aslında gitmemiştir.
Sesinin bir parçasını size bırakmıştır.
Siz de onu çocuklarınıza taşırsınız.
Böylece bir annenin sözü üç nesil, beş nesil, belki yüz yıl yürür.
ANNELERİNİZİN SÖZLERİNİ YAZIN
Bir gün fotoğraflar sararabilir.
Evler değişebilir.
Eşyalar dağılabilir.
Ama sözler kalabilir.
Bu yüzden annelerinizin, babalarınızın, ninelerinizin, dedelerinizin sözlerini küçümsemeyin.
Yazın.
Çocuklarınıza anlatın.
Çünkü onlar yalnızca aile hatırası değildir.
Bir milletin sözlü hafızasıdır.
Ve bugün hâlâ annesinin sesini duyabilenlere söyleyeceğim tek şey var:
O sesi sıradanlaştırmayın.
Çünkü dünyada insanın tekrar duymak için bütün servetini verebileceği bazı sesler vardır.
Bunların başında da kapının ardından gelen o tanıdık ses gelir:
“Evladım…”
Sonra yıllar geçer.
Ev sessizleşir.
Sandalye boş kalır.
Fakat insanın içinde bir ses yaşamaya devam eder:
“Annem derdi ki…”
İşte bazı anneler dünyadan gider.
Ama söyledikleri, evlatlarının vicdanında yaşamaya devam eder.

Balkanlar’da Kimlik Mücadelesi: Diaspora Üzerinden Yürüyen Yeni Jeopolitik Savaş
Yunanistan ve ABD Dışişleri Bakanları İkili İş Birliğini Görüştü
Bulgaristan, Karadeniz 2026 Sahil Güvenlik Tatbikatına Katıldı
Bulgaristan Sınır Kapılarında Trafik Normal Seyrediyor
Bulgaristan Ekonomisi İkinci Çeyrekte Yüzde 2,7 Büyüdü
Bulgaristan İHA Tehdidine Karşı Savunmasını Güçlendiriyor
Başmüftü Ahmed Hasanov, Cumhurbaşkanı İliyana Yotova ile Görüştü
Anne Susunca, Sözleri Konuşmaya Başlar
BULTÜRK’ün Tarih, Kültür ve Stratejik Araştırma Faaliyetleri