Kaan BIÇAK
Adaletin unutulduğu gün, sadece bir yasanın ihlali değil; varoluşun üzerine kurulduğu o kadim simetrinin sessizce çöküşüdür. O gün haksızlık, bir istisna olmaktan çıkıp hayatın doğal dekoru haline gelir; ayrımcılık ise toplumun ruhuna çekilen şeffaf ama sarsılmaz bir sur gibi yükselir. İnsan, kainatın sinesine eşit bir nefesle doğduğunu anımsar elbet; fakat bu nefesin, başkalarının hırsıyla nasıl kesildiğini, yaşama hakkının nasıl bir lütfa dönüştürüldüğünü izlemek zorunda bırakılır. Birileri ismiyle, kökeniyle ya da gücüyle sahnenin en parlak ışıkları altında kutsanırken; birileri sadece “kendisi” olduğu için, o dilsiz ve karanlık tenhalığa mahkûm edilir.
Ayrımcılık, adaletin gürültüsüzce infaz edilme biçimidir. O, bir meydan okuma değil, sinsi bir sızmadır; her yerdedir ama hiçbir yere ait değilmiş gibi davranır. Aynı alın terine farklı tartılar vurulduğunda, aynı hakikate farklı isimler takıldığında başlar bu çürüme. Kapıların birilerine mazeretsiz açıldığı, birilerine ise daha elini uzatmadan kilitlendiği o an; adaletin terazisi artık sadece bir ağırlık değil, bir utanç nesnesine dönüşmüştür. Terazi bozulduğunda, sadece ağırlıklar karışmaz; o teraziyi tutan elin haysiyeti de toprağa karışır.
Haksızlık, sadece mağduru yaralayan bir hançer değildir; o hançerin saplanışına sessiz kalan her yüreği içten içe kemiren bir korozyondur. Çünkü adaletsizliğe alışmak, ruhun kendi celladıyla kurduğu o karanlık ortaklıktır. “Ucu bana dokunmuyor” diyerek geçilen her haksızlık, aslında yarının celladına sunulmuş bir davetiyedir. Bugün suskunluğun hüküm sürdüğü her mevzi, yarın kelimelerin celladı olacaktır. Unutulmamalıdır ki; vicdanın sustuğu yerde, hakikat dilsiz kalır.
Adaletin unutulduğu gün, hak bir varoluş zemininden koparılır ve muktedirlerin sunduğu iğreti bir sadakaya dönüştürülür. Oysa hak; ne birinin ihsanı ne de bir başkasının bağışıdır. Hak, insanın var olduğu andan itibaren sırtında taşıdığı o kutsal emanettir. Kimden geldiğine, kimin eline değdiğine göre renk değiştiren bir adalet, adalet değildir; o sadece güçlülerin kendi yankılarını “hukuk” sanma yanılgısıdır. Bir ilke, kişiye göre bükülüyorsa; o artık bir dayanak değil, bir zincirdir.
Ve nihayetinde, tarihin silinmez hafızasına şu not düşülür: Adalet bir anlığına bile hafızadan silinirse, bedeli kuşaklar boyu sürecek bir kışla ödenir. Ayrımcılığın pasıyla bölünen, haksızlığın yüküyle kamburlaşan toplumlar, ne kadar ihtişamlı görünürlerse görünsünler, içten içe çökmeye mahkûmdurlar. Çünkü adaletin olmadığı yerde güven, bir seraptan ibarettir; güvenin olmadığı yerde ise bir arada yaşamak, sadece birbirine tahammül edilen bir hapishane hayatıdır.
Adaletin unutulduğu gün, aslında herkes kaybeder. En çok da o yıkılmaz sandığı kulelerin tepesinden aşağıya bakanlar, “bana bir şey olmaz” konforunda uyuyanlar kaybeder. Çünkü adalet çekildiğinde, geriye sadece kör bir karanlık kalır ve o karanlık, eninde sonunda kendi ışığını söndürenleri de yutar.

Adaletin Unutulduğu Gün: Bir Ontolojik İflasın Anatomisi
Bulgaristan’da Avroya Geçiş Sonrası Enflasyon İlk Ayda %0,7 Oldu
Bulgaristan, MiG-29 Savaş Uçaklarının Bakımı İçin 58 Milyon Avroluk İhale Açtı
GERB-SDS Heyeti Cumhurbaşkanlığı’nda: Hükümet Krizi Sonrası İstişare Süreci Başladı
GERB-SDS’ten Geçici Başbakan Seçimine Yeni Formül Önerisi
Bulgaristan’da Seçim Süreci İçin Öncelik: Şeffaf ve Güvenilir Bir Oy Organizasyonu
Türkiye ile Kırgızistan Arasında Kapsamlı Stratejik Ortaklık Derinleşiyor
Türkiye ile Özbekistan Arasında Kapsamlı İş Birliği Anlaşmaları İmzalandı