Rafet ULUTÜRK

Babam Gidince Bu Sözün Ne Demek Olduğunu Anladım

Bazı sözleri insan okuyarak öğrenmiyor.

Yaşayarak öğreniyor.

Bazı cümlelerin anlamını sözlükler açıklayamıyor.

Hayat açıklıyor.

Acı açıklıyor.

Bir hastane odası açıklıyor.

Titreyen bir el, yavaşlayan bir adım, boş kalan bir sandalye açıklıyor.

Ben de yıllarca duydum:

“Ölüm olsun, yaşlılık olmasın.”

Ne kadar ağır bir söz, derdim.

İnsan neden ölümü yaşlılığa tercih etsin?

Sonra babam yaşlandı.

Bir zamanlar dimdik duran bedeninin yorulduğunu gördüm.

Adımlarının yavaşladığını gördüm.

Bir zamanlar bize güç veren adamın artık bizim gücümüze ihtiyaç duyduğunu gördüm.

Ve sonunda babamı toprağa verdim.

İşte o zaman bu sözün ölüm istemek olmadığını anladım.

Bu söz;

sevdiğin insanın gözlerinin önünde yavaş yavaş hayattan çekilmesine dayanamamanın feryadıymış.


Benim Babam Yaşlanmaz Sanırdım

Çocukken babalar yaşlanmaz sanırsınız.

Onlar hep güçlüdür.

Hep bilirler.

Hep bir çözüm bulurlar.

Evin kapısı açıldığında babanız içeri giriyorsa dünya yerli yerindedir.

Çocuk aklı böyledir.

Baba varsa duvar sağlamdır.

Baba varsa çatı yıkılmaz.

Baba varsa insan kendisini hâlâ çocuk hissedebilir.

Yıllar geçti.

Ben büyüdüm.

Ama galiba içimde bir yerde babamın hiç yaşlanmayacağına inanmayı sürdürdüm.

Sonra saçlarına daha fazla ak düştü.

Yüzündeki çizgiler derinleşti.

Adımları yavaşladı.

Sesi bazen eskisi kadar güçlü çıkmamaya başladı.

İşte o zaman insanın içine tarif edemediği bir korku yerleşiyor:

“Babam yaşlanıyor…”

Bu üç kelime kolay söyleniyor.

Ama bir evladın yüreğinde çok ağırdır.


Bir Zamanlar Ben Onun Peşinden Koşardım

Çocukluğumda babam önden yürürdü.

Ben arkasından yetişmeye çalışırdım.

Onun adımları büyüktü, benimkiler küçüktü.

Aramızdaki mesafeyi kapatabilmek için bazen koşmam gerekirdi.

Sonra hayat döndü.

Yıllar geçti.

Bu defa ben yavaş yürümeye başladım.

Babam geride kalmasın diye.

İşte insan hayatın ne olduğunu o zaman anlıyor.

Bir zamanlar yetişemediğin babana, yıllar sonra o sana yetişsin diye yavaşlıyorsun.

Hayat bundan daha büyük bir ders verebilir mi?


Babanın Güçten Düştüğünü Görmek

Bir erkek için babası çoğu zaman ilk güç sembolüdür.

Çocukken onun ellerine bakarsınız.

Size kocaman gelir.

Bir şeyi kaldıramazsanız:

“Babam kaldırır.”

dersiniz.

Bir sorun varsa:

“Babam çözer.”

Bir korkunuz varsa:

“Babam yanımda.”

dersiniz.

Sonra gün gelir o eller titrer.

Bir zamanlar sizin elinizden tutan adam, sizin kolunuza girer.

İnsan işte o anda büyüyor.

Yaşınız elli de olsa, altmış da olsa fark etmiyor.

Babanız yanınızdaysa içinizde hâlâ bir çocuksunuz.

Fakat babanızın size ihtiyaç duyduğunu gördüğünüz anda hayat size sessizce şöyle diyor:

“Artık sıra sende.”


Baba-Oğul Arasında Sessiz Bir Nöbet Değişimi

Babalar görevlerini törenle devretmez.

Bir gün sizi karşılarına oturtup:

“Artık ailenin yükünü sen taşıyacaksın.”

demeyebilirler.

Hayat bunu sessizce yapar.

Bir gün fark edersiniz ki artık telefonları siz açıyorsunuz.

Sorunları siz çözüyorsunuz.

Hastane işlerini siz takip ediyorsunuz.

Babanızın koluna siz giriyorsunuz.

Onun yorulduğu yerde siz devam ediyorsunuz.

Ve bir gün babanızın gözlerinde farklı bir bakış görüyorsunuz.

Sanki söylemeden şöyle diyordur:

“Benim yürüdüğüm yolu artık sen yürü.”

İşte babadan oğula kalan en büyük miras bazen mal değildir.

Toprak değildir.

Ev değildir.

Para hiç değildir.

Görevdir.

Aileyi ayakta tutma görevi.

İsmi temiz taşıma görevi.

Mazluma sahip çıkma görevi.

Büyüklerin hatırasını yaşatma görevi.

Ve başladığı iyilikleri devam ettirme görevi.


Son Günlerde İnsan Başka Türlü Bakıyor

İnsan sevdiği birinin yaşlandığını görünce onun hareketlerini daha dikkatli izlemeye başlıyor.

Nasıl kalktı?

Bugün biraz daha mı yorgun?

İştahı nasıl?

Sesi neden böyle çıktı?

Gece rahat uyudu mu?

Nefesi nasıl?

Bir zamanlar bunları sizin için düşünen insan hakkında artık siz düşünmeye başlıyorsunuz.

Hayatın çemberi tamamlanıyor.

Bebekken babanız sizin nefesinizi dinledi.

Yaşlanınca siz onun nefesini dinliyorsunuz.

Belki de evlat olmanın en ağır ama en kutsal taraflarından biri budur.


Sonra O El Elinizden Kaydı

Ne kadar hazırlanmaya çalışırsanız çalışın insan babasının ölümüne hazır olamıyor.

Yaşını biliyorsunuz.

Hastalığını biliyorsunuz.

Hayatın kanununu biliyorsunuz.

“Her nefis ölümü tadacaktır” gerçeğini biliyorsunuz.

Ama bilgi başka şeydir.

Babanızın artık olmadığını kabul etmek başka.

Çünkü ölüm geldiğinde yalnızca bir insanı almıyor.

Çocukluğunuzdan da bir parçayı götürüyor.

Artık arayabileceğiniz bir baba yoktur.

Bir konuda:

“Babam ne der?”

diye sorabileceğiniz o ses yoktur.

Bayram gelir, bir kişi eksiktir.

Memlekete gidersiniz, gözünüz onu arar.

Bir kapının önünden geçersiniz, hatırlarsınız.

Bir koku gelir, hatırlarsınız.

Bir söz duyarsınız, hatırlarsınız.

Ve anlarsınız:

Baba öldüğünde evlat kaç yaşında olursa olsun biraz yetim kalıyor.


Toprağı Atarken İnsan Kendi Çocukluğunu da Uğurluyor

Cenaze günü insanın zihni başka türlü çalışıyor.

Etrafta insanlar vardır.

Dualar vardır.

Kur’an vardır.

Toprak vardır.

Ama insanın içinde başka bir film dönmektedir.

Babasının gençliği…

Kendi çocukluğu…

Birlikte yürüdükleri yollar…

Evdeki sofralar…

Kızdığı günler…

Güldüğü günler…

Söylediği nasihatler…

Belki zamanında önemsemediğiniz bir cümlesi bile o gün kulağınızda çınlar.

Sonra toprak düşmeye başlar.

Her kürek toprak insana aynı gerçeği anlatır:

“Dünya buraya kadar.”

O an malın da makamın da kavganın da hırsın da ne kadar küçük olduğunu görürsünüz.

Çünkü bütün hayat sonunda birkaç metre toprağa sığmaktadır.

Fakat bir şey toprağa sığmaz:

İnsanın bıraktığı iz.


Mezar Başında İnsan Babasıyla Konuşmaya Devam Ediyor

İnsan babasını toprağa verince konuşması bitmiyor.

Belki asıl uzun konuşma o zaman başlıyor.

Mezarın başında susuyorsunuz ama içinizde yüzlerce cümle var:

“Baba, keşke şunu da söyleseydim…”

“Keşke biraz daha otursaydık…”

“Keşke sana daha çok sarılsaydım…”

“Keşke anlattığın hikâyeleri daha dikkatli dinleseydim…”

“Keşke bir kere daha çay içseydik…”

Fakat cevap gelmiyor.

İşte ölümün en zor tarafı budur.

Sizin söyleyecekleriniz devam eder ama karşı tarafın cevapları sona ermiştir.

Bu nedenle anne babası hayatta olanlara söylemek istiyorum:

Telefon edin.

Yanlarına gidin.

Oturun.

Dinleyin.

Aynı hikâyeyi yüzüncü kez anlatıyorsa yüz birinci kez de dinleyin.

Çünkü bir gün o hikâyeyi anlatacak kimseyi bulamayacaksınız.


Şimdi Anlıyorum: Yaşlılık Bazen Uzun Bir Vedaymış

Babamın ardından dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:

Ölüm bir vedadır.

Ama yaşlılık bazen o vedanın yavaş yavaş yaklaşmasıdır.

İnsan sevdiğinin biraz daha yavaş yürüdüğünü gördükçe vedalaşır.

Bir işi artık yapamadığını gördükçe vedalaşır.

Sesinin zayıfladığını duydukça vedalaşır.

Yüzüne her baktığında zamanın izlerini gördükçe içinde bir şey eksilir.

Fakat yine de insan bırakmak istemez.

“Bir gün daha…”

der.

“Bir ay daha…”

“Bir bayram daha…”

“Bir kahve daha…”

“Bir sohbet daha…”

İnsanoğlu böyledir.

Sevdiğine doyamaz.


Keşke Yaşlılarımızı Yaşarken Daha Çok Dinlesek

Ölümden sonra herkes güzel konuşur.

“İyi insandı.”

“Çok emeği vardı.”

“Büyük adamdı.”

“Allah razı olsun.”

Keşke bunların bir kısmını insanlar hayattayken söyleyebilsek.

Bir babaya yaşarken:

“Baba, seninle gurur duyuyorum.”

diyebilsek.

Bir anneye:

“Anne, hakkını ödeyemem.”

diyebilsek.

Bir dedeye:

“Senin hikâyelerini unutmayacağız.”

diyebilsek.

Çünkü mezar taşları teşekkür duymaz.

Ama yaşayan bir insan duyar.


Babamdan Bana Kalan

Bugün geriye baktığımda babamdan kalan en büyük mirasın elle tutulur şeyler olmadığını görüyorum.

Bir duruş kaldı.

Bir isim kaldı.

Bir aile kaldı.

Hatıralar kaldı.

Nasihatler kaldı.

Ve omuzlarımda görünmeyen bir sorumluluk kaldı.

Çünkü baba gidince çınar tamamen yok olmuyor.

Kökleri toprağın altında yaşamaya devam ediyor.

Ve o kökten yeni dallar büyüyor.

Şimdi bize düşen, o gölgenin altında oturmak değil;

o çınarı devam ettirmektir.

Çocuklarımıza dedelerini anlatmaktır.

Torunlara nereden geldiklerini öğretmektir.

Ailenin hikâyesini kaybetmemektir.

Babanın yarım bıraktığı iyilikleri tamamlamaktır.

Çünkü insan öldüğü gün değil, unutulduğu gün gerçekten kaybolur.


Ölüm Olsun, Yaşlılık Olmasın…

Şimdi bu cümleyi duyduğumda eskisi gibi düşünmüyorum.

Ben bu sözün içinde bir babanın titreyen elini görüyorum.

Yavaşlayan adımlarını görüyorum.

Evladının koluna girdiği günü görüyorum.

Sonra boş kalan sandalyesini görüyorum.

Ve anlıyorum:

İnsan aslında ölümü istemiyor.

Sevdiğinin acı çekmesini istemiyor.

Onurunun kırılmasını istemiyor.

Yatağa mahkûm olmasını istemiyor.

Kendisini çocuklarına yük sanmasını istemiyor.

Son nefesine kadar insan gibi yaşamasını istiyor.

Bu nedenle duam artık şöyledir:

Allah’ım, bize yalnız uzun ömür verme; hayırlı ömür ver.

Aklımızı, hafızamızı, haysiyetimizi son nefese kadar muhafaza et.

Evlatlarımızı tanımayı nasip et.

Kimseye yük olduğumuzu düşündürme.

Yaşlandığımızda elimizden tutacak hayırlı evlatlar nasip et.

Ve anne babalarımız göçüp gittiğinde onların adını yaşatacak kadar vefalı olmayı bize öğret.

Çünkü bugün artık biliyorum:

Baba ölünce yalnızca bir insan gitmiyor.

Bir devrin kapısı kapanıyor.

Bir evin direği eksiliyor.

Bir çocuğun sığındığı gölge çekiliyor.

Ama eğer baba güzel yaşamışsa geride öyle güçlü kökler bırakıyor ki bedeni toprağa girse bile sözü, terbiyesi, duası ve hatırası evlatlarının içinde yaşamaya devam ediyor.

Ben artık babamı yalnız geçmişte aramıyorum.

Bir karar verirken içimde duyduğum seste…

Bir büyüğe gösterdiğim hürmette…

Bir mazluma uzattığım elde…

Aileme sahip çıktığımda…

Ve bana bıraktığı emaneti geleceğe taşımaya çalıştığım her adımda onu yeniden görüyorum.

Çünkü bazı babalar ölür.

Ama babalıkları ölmez.

Bazı çınarlar toprağa düşer.

Ama kökleri evlatlarında yürümeye devam eder.

Ve bir gün sıra bize geldiğinde çocuklarımız da bizim için aynı şeyi söyleyebiliyorsa, işte o zaman gerçekten yaşamışız demektir:

“Babamız gitti ama bize nasıl insan olunacağını bıraktı.”

Yazar