Gülşat İBRAHİM
Yaptığın iyiliği unut, gördüğün iyiliği unutma
“Yaptığın iyiliği unut, gördüğün iyiliği unutma.”
Hayatın insana yaşayarak öğrettiği bir başka büyük hakikat daha vardır:
“Yaşadıklarım benim sınavımdı; bana o anda nasıl davrandığınız da sizin sınavınızdı.”
Bu iki cümle yalnızca güzel bir nasihat değildir. İçinde insan ilişkilerinden aile hayatına, sivil toplumdan devlet anlayışına kadar uzanan büyük bir ahlak ölçüsü vardır.
Çünkü bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomisi, teknolojisi, ordusu, yolları ve binaları belirlemez. O toplumun vicdanı, adaleti, vefası ve zor durumda kalan insana nasıl davrandığı da geleceğini belirler.
Güçlü toplumun başlangıç noktası şudur:
İnsan, insana emanet olduğunu unutmamalıdır.
HAYAT BİZİ BİRBİRİMİZLE DE SINAR
Hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda yön değiştirir.
Hastalık, ölüm, maddi sıkıntı, haksızlık, kayıp, yalnızlık…
Bunların her biri yaşayan insan için bir imtihandır. Fakat çoğu zaman gözden kaçırdığımız başka bir gerçek vardır:
Bir insanın yaşadığı sıkıntı, çevresindeki insanların da sınavıdır.
Düşen insan ayağa kalkmakla sınanırken, yanında duranlar el uzatıp uzatmamakla sınanır.
Haksızlığa uğrayan insan direnmekle sınanırken, gerçeği bilenler susup susmamakla sınanır.
Yalnız kalan insan sabırla sınanırken, dostları vefayla sınanır.
Demek ki hayatın sınavları yalnızca bireysel değildir.
Bazen bir insanın acısı, çevresindeki onlarca insanın karakterini ortaya çıkarır.
ZOR GÜNLER PERDELERİ KALDIRIR
İyi günlerin kalabalığı yanıltıcı olabilir.
Makamınız, paranız ve imkânınız varsa çevrenizde birçok insan bulunabilir. Telefonunuz çalar, sofranız kalabalık olur, sözleriniz dinlenir.
Fakat hayatın rüzgârı tersine döndüğünde başka bir tablo ortaya çıkar.
İşte o zaman insan görür:
Kim kaldı?
Kim kapısını açtı?
Kim yalnızca “Ben buradayım” diyebildi?
Kim hiçbir şey yapamasa bile sessizce yanına oturdu?
İnsanları tanımak için bazen yıllar yetmez; bir zor gün yeter.
Çünkü iyi günler çevremizin ne kadar kalabalık olduğunu, zor günler ise o kalabalığın içinde kaç gerçek insan bulunduğunu gösterir.
BAZEN BİR TELEFON BİR SERVETTEN DAHA KIYMETLİDİR
İnsan her zaman para veya büyük bir yardım beklemez.
Bazen sadece hatırlanmak ister.
Bir telefon…
Bir ziyaret…
Bir “Nasılsın?”
Bir bardak çay…
Bir dua…
Bir omuz…
Bunların maddi değeri olmayabilir ama manevi karşılığı ölçülemez.
Çünkü mesele telefon değildir.
Mesele:
“Beni unutmadı.”
Mesele bir bardak çay değildir.
Mesele:
“En zor günümde yanımdaydı.”
İnsan bazen kendisine verilen büyük hediyeleri unutur ama dar gününde önüne konulan bir tas çorbayı ömrünün sonuna kadar hatırlar.
Çünkü iyiliğin büyüklüğünü miktarı değil, hangi zamanda ve hangi niyetle yapıldığı belirler.
YAPTIĞIN İYİLİĞİ UNUT
İyilik yatırım değildir.
Karşılık, alkış veya sadakat borcu beklememelidir.
“Ben sana zamanında yardım ettim” denildiği anda iyiliğin ruhu zedelenmeye başlar.
Gerçek iyilik sessizdir.
Gösteriş istemez.
Hesap tutmaz.
İnsanın yaptığı iyiliği sürekli hatırlaması zamanla gurura; sürekli anlatması gösterişe; karşılık beklemesi ise menfaate dönüşebilir.
Bu nedenle iyiliğin asaleti biraz da unutabilmektedir.
İyiliğini yap ve yoluna devam et.
Karşındaki insan teşekkür etsin veya etmesin.
Hatırlasın veya unutmuş olsun.
Çünkü iyilik, karşındaki insanın kim olduğunu değil, senin kim olduğunu gösterir.
GÖRDÜĞÜN İYİLİĞİ UNUTMA
İşin diğer tarafında ise vefa vardır.
Bugün sofran doluysa, aç olduğun gün sana ekmek getireni unutma.
Bugün güçlüysen, güçsüzken koluna gireni unutma.
Bugün herkes seni arıyorsa, kimsenin aramadığı gün telefonunu çaldıranı unutma.
Bugün makam sahibiysen, hiçbir unvanın yokken sana değer vereni unutma.
Bugün yolun aydınlıksa, karanlıkta sana ışık tutanı unutma.
Vefa geçmişe borçlanmak değildir.
Vefa, geçmişine nankörlük etmemektir.
VEFA BİR MEDENİYET MESELESİDİR
Vefayı yalnızca iki insan arasındaki ilişki olarak görmek eksik olur.
Vefa ailede başlar, topluma yayılır, kurumlara yerleşir ve zamanla bir medeniyet anlayışına dönüşür.
Bir millet geçmişine vefalıysa tarihini korur.
Şehidine vefalıysa hatırasını yaşatır.
Gazisini yalnız bırakmaz.
Yaşlısının tecrübesini değersiz görmez.
Gencine eğitim ve gelecek sunar.
Öğretmenine, sanatçısına, bilim insanına ve emek veren insanına sahip çıkar.
Tarihî eserlerini, mezarlarını, dilini ve kültürünü korur.
Bu nedenle vefa yalnızca duygusal bir kavram değildir.
Vefa, milletlerin hafızasıdır.
Hafızasını kaybeden insan kimliğini, hafızasını kaybeden millet ise zamanla istikametini kaybeder.
STRATEJİK GÜÇ: TOPLUMSAL GÜVEN
Bugün devletlerin gücü ekonomi, teknoloji, enerji, savunma ve nüfus üzerinden değerlendiriliyor.
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat en az bunlar kadar değerli başka bir stratejik sermaye vardır:
Toplumsal güven
İnsanların birbirine güvenmediği yerde ortak hedef oluşturmak zorlaşır.
İyiliğin saflık, vefanın zayıflık, dürüstlüğün beceriksizlik olarak görülmeye başladığı toplumlarda sosyal bağlar zamanla çözülür.
Oysa felaket karşısında birbirine koşan, yoksulunu unutmayan, yetimine sahip çıkan, yaşlısını yük görmeyen ve gencinin elinden tutan toplum kolay kolay yıkılmaz.
Çünkü gerçek toplumsal dayanıklılık, kriz geldiğinde insanların birbirinden kaçmasında değil, birbirine yaklaşmasında ortaya çıkar.
KURUMLARIN DA HAFIZASI VE VEFASI OLMALIDIR
Vefa yalnızca bireylerden beklenmemelidir.
Kurumların da hafızası olmalıdır.
Bir derneğin kuruluşunda yıllarını veren insan unutulmamalıdır.
Bir şirkete ömrünü veren emekçinin değeri yalnızca çalışabildiği yıllarla ölçülmemelidir.
Bir devlet; öğretmenini, bilim insanını, sanatçısını, gazisini, emeklisini ve kendisine hizmet eden insanları hatırlamalıdır.
Çünkü kurumsallaşma yalnızca yönetmelik hazırlamak değildir.
Kurumsallaşma aynı zamanda hafıza oluşturmaktır.
Kim hizmet etti?
Kim fedakârlık yaptı?
Kim zor zamanda sorumluluk aldı?
Yeni nesiller bunları bilmelidir.
Çünkü vefanın olmadığı yerde aidiyet zayıflar; aidiyetin zayıfladığı yerde ortak gelecek duygusu da aşınır.
GENÇLERE YALNIZCA BAŞARIYI DEĞİL, KARAKTERİ DE ÖĞRETMELİYİZ
Çocuklarımıza sürekli şunu söylüyoruz:
Oku, çalış, başarılı ol, kazan, yüksel.
Elbette bunların hepsi önemlidir.
Fakat bir cümleyi daha güçlü söylemeliyiz:
İyi insan ol.
Seni büyütenleri unutma.
Sana yol gösteren öğretmenini unutma.
Anne ve babanın emeğini unutma.
Dostunu zor gününde yalnız bırakma.
Güçlendiğinde zayıfı ezme.
Makam sahibi olduğunda geçmişinden utanma.
Zenginleştiğinde yokluk günlerini unutma.
Çünkü eğitim yalnızca meslek sahibi insan yetiştirirse eksik kalır.
Bir ülkenin geleceğini iyi mühendisler, doktorlar, öğretmenler ve yöneticiler kuracaktır; fakat onların bilgisini insanlığın hizmetine yöneltecek olan şey karakterdir.
İYİLİĞİ ZİNCİRE DÖNÜŞTÜRMELİYİZ
Bir çocuğa burs verirsiniz.
O çocuk okur, meslek sahibi olur ve yıllar sonra başka bir öğrencinin elinden tutar.
Bir gence iş imkânı sağlarsınız.
O genç yıllar sonra onlarca insana ekmek kapısı açar.
Bir insanın umutsuz gününde yanında durursunuz.
O insan yıllar sonra başka bir yalnızın kapısını çalar.
İşte iyiliğin stratejik gücü burada ortaya çıkar:
İyilik çoğaltılabilen bir toplumsal sermayedir.
Bize yapılan iyiliğin karşılığı yalnızca teşekkür değildir.
En güzel teşekkür, bize uzatılan eli bir gün başka bir insana uzatmaktır.
Böylece iyilik kişiden kişiye, nesilden nesile yürür.
DEVLETLERİN DE İYİ İNSANLARA İHTİYACI VARDIR
Devletleri kanunlar yönetir ama kanunları insanlar uygular.
Kurumları sistemler ayakta tutar ama sistemleri insanlar işletir.
Bir kural hukuken doğru olabilir; fakat vicdansız uygulandığında insanı yaralayabilir.
Bu nedenle devletlerin yalnızca eğitimli ve başarılı insanlara değil;
ahlaklı, adaletli, vicdanlı ve sorumluluk sahibi insanlara ihtiyacı vardır.
Bir milletin insan kaynağı yalnızca diploma sahibi nüfusu değildir.
Vicdan sahibi insanlarının sayısı da o milletin stratejik gücüdür.
Çünkü iyi sistemler iyi insanlar ister.
Adalet, yalnızca kanun metninde değil, onu uygulayan insanın vicdanında da yaşamalıdır.
BİR MEDENİYETİN ÖLÇÜSÜ
Bir ülkenin gelişmişliğini yalnızca gökdelenlerine, otoyollarına veya millî gelirine bakarak ölçmeyelim.
Yaşlısına nasıl davranıyor?
Yetimine nasıl sahip çıkıyor?
Engellisine hangi imkânları sunuyor?
Yoksulunu yalnız bırakıyor mu?
Gencine umut verebiliyor mu?
Düşen insanı kaldırıyor mu?
Bir medeniyetin gerçek büyüklüğü, en güçlü insanına sunduğu ayrıcalıkta değil, en güçsüz insanına gösterdiği merhamet ve adalette ortaya çıkar.
İşte iyilik burada kişisel davranış olmaktan çıkar ve medeniyet anlayışına dönüşür.
ŞİMDİ KENDİMİZE SORMA ZAMANI
Bir gün makamlar bitecek.
Koltuğumuza başkaları oturacak.
Sahip olduklarımız el değiştirecek.
Unvanlarımız birkaç satırlık biyografiye dönüşecek.
Fakat insanların hafızasında bıraktığımız iz yaşamaya devam edecek.
O hâlde mesele şudur:
Bu dünyadan geçerken nasıl bir iz bırakıyoruz?
Bir insanın yükünü hafiflettik mi?
Bir gencin önünü açtık mı?
Bir yaşlının duasını aldık mı?
Bir öğrencinin eğitimine katkı sunduk mu?
Bir haksızlık karşısında doğru tarafta durabildik mi?
Bir dostumuz düştüğünde yanında kalabildik mi?
Çünkü hayatın sonunda insanın gerçek bilançosu yalnızca ne kadar kazandığı değil, ne kadar insan kazandığıdır.
SON ÇAĞRI: İYİLİĞİ BİR HAYAT TARZINA DÖNÜŞTÜRELİM
Şimdi hepimize düşen bir görev var.
İyiliği tesadüflere bırakmayalım.
Vefayı yalnızca güzel sözlerde yaşatmayalım.
Vicdanı yalnızca zor günlerde hatırlamayalım.
Evimizden başlayalım.
Anne ve babamızı arayalım.
Unuttuğumuz bir büyüğümüzün kapısını çalalım.
Kırdığımız bir gönül varsa tamir edelim.
Bize iyiliği dokunan bir insanı bulup teşekkür edelim.
İmkânımız varsa bir öğrencinin eğitimine katkı sağlayalım.
Bir gencin önünü açalım.
Bir yaşlının yalnızlığını paylaşalım.
Bir yetimin başını okşayalım.
Bir ihtiyaç sahibinin elinden tutalım.
Ve bunları yaparken fotoğraf aramayalım, alkış beklemeyelim, karşılık istemeyelim.
Bir iyilik yapalım ve unutalım.
Ama bize yapılan iyiliği ömrümüz boyunca unutmayalım.
Kurumlarımız da bunu yapsın.
Sivil toplum kuruluşlarımız insan yetiştirsin.
Okullarımız bilgiyle birlikte ahlak öğretsin.
İş dünyamız yalnızca kazancı değil insanı da düşünsün.
Devlet kurumlarımız vatandaşın karşısına yalnızca mevzuatla değil; adalet, liyakat ve insan onuruna saygıyla çıksın.
Çünkü yarının güçlü toplumunu yalnızca büyük projeler değil, büyük karakterler kuracaktır.
Bugün dünyayı değiştirmek istiyorsak işe çok uzaklardan başlamamıza gerek yok.
Yanımızdaki insandan başlayalım.
Bir insanın gözyaşını silelim.
Bir gencin umudunu çoğaltalım.
Bir mazlumun yanında duralım.
Bir yalnızın kapısını çalalım.
Bir haksızlık karşısında susmayalım.
Ve çocuklarımıza servetten önce güzel bir isim, güzel bir ahlak ve güzel bir örnek bırakalım.
Çünkü yarın çocuklarımız bize bakarak insanlığı öğrenecek.
Bugün bizim davranışlarımız, yarının toplumunun karakteridir.
Öyleyse bugünden başlayalım.
Daha çok kazanmaktan önce daha çok gönül kazanalım.
Daha güçlü görünmekten önce daha adil olalım.
Daha çok konuşmaktan önce daha çok dinleyelim.
Daha çok istemekten önce daha çok paylaşalım.
Ve bir insan zor durumdayken şu cümleyi asla unutmayalım:
Onun yaşadığı onun sınavı olabilir; fakat ona nasıl davrandığımız bizim sınavımızdır.
Gelin, bu sınavı birlikte kazanalım.
İyilikle.
Vefayla.
Adaletle.
Merhametle.
İnsan kalarak.
Çünkü bir milletin en büyük serveti kasasındaki para değil, vicdanını kaybetmemiş insanlarıdır.
Bir devletin en sağlam kalesi yalnızca sınırları değil, birbirine güvenen vatandaşlarıdır.
Bir insanın en büyük mirası ise sahip oldukları değil, arkasında bıraktığı dualardır.
Öyle bir hayat yaşayalım ki biz gittikten sonra insanlar servetimizi değil, insanlığımızı anlatsın.
Ve arkamızdan tek bir cümle kalsın:
“İyi bir insandı.
İyilik yaptı, başa kakmadı.
Kendisine yapılan iyiliği unutmadı.
Ve gücü yettiğince kimseyi yalnız bırakmadı.”
İşte gerçek başarı budur.
İşte gerçek zenginlik budur.
İşte gelecek nesillere bırakabileceğimiz en büyük miras budur.

Türkiye ile Türk devletleri arasındaki ticaret 5 yılda 72,2 milyar dolara ulaştı
11. Taşkent Uluslararası Çağdaş Sanat Bienali sanatseverlerle buluşuyor
TAYFUN Blok-3 için seri üretim süreci bu yıl başlıyor
Orta Asya Doğalgaz Halkası için yeni adım: Beş ülkenin enerji altyapısı birleştirilecek
Aktau Limanı’nda Orta Koridor’un kapasitesini artıracak derinleştirme çalışmaları başladı
Türkmenistan’da Türk savunma sistemleri Devlet Güvenlik Konseyi toplantısında değerlendirildi





