Raziye ÇAKIR
İnsan En Çok İçinde Taşıdıklarından Yorulur
İnsan bazen hastalığının sebebini bedeninde arar.
Doktora gider, tahlil yaptırır, vitaminlerine bakar, beslenmesine dikkat eder, daha fazla uyumaya çalışır.
Elbette bunların hepsi önemlidir.
Fakat insanın her yorgunluğunun adresi beden değildir.
Bazen beden değil, hayat yorulmuştur.
Bazen insan çalışmaktan değil; sürekli kendini savunmaktan yorulur.
Anlaşılmamaktan…
Her söze cevap yetiştirmekten…
Her eleştiriyi üzerine almaktan…
Geçmişte yaşananları zihninde tekrar tekrar yaşamaktan…
Kırıldığı hâlde güçlü görünmekten…
Güvendiği insanların değiştiğini görmekten…
Kendisine yapılan haksızlığı yıllarca içinde taşımaktan…
Ve belki de en çok, kimseye anlatamadığı şeyleri kalbinde saklamaktan yorulur.
İşte bu nedenle sağlık üzerine konuşurken yalnızca bedenimizi değil, nasıl bir hayat yaşadığımızı da konuşmalıyız.
Çünkü insan yalnızca yediklerinden değil, yaşadıklarından da etkilenir.
Ve huzur yalnızca ruhun ihtiyacı değildir.
Huzur da sağlıktır.
GÖRÜNMEYEN YÜKLERİMİZ VAR
Hepimizin omuzlarında kimsenin görmediği bir çanta var.
İçinde yılların biriktirdikleri…
Söylenememiş sözler.
Gelmemiş özürler.
Bitmemiş hesaplaşmalar.
Kırılmış dostluklar.
Kaybedilmiş insanlar.
Yarım kalmış hayaller.
“Keşke”ler…
“Neden?”ler…
Bir daha dönemeyeceğimiz evler, sokaklar, köyler…
Bir daha sesini duyamayacağımız insanlar…
Dışarıdan bakıldığında insan yürür, konuşur, güler, çalışır.
Hayat devam ediyor görünür.
Ama insanın içinde kimsenin bilmediği odalar vardır.
Bazı odaların kapısı yıllarca açılamaz.
Bazı acılar anlatılamaz.
Bazı özlemler tarif edilemez.
İnsan bazen sırtında taşıdığı yükten değil, kalbinde taşıdığı hatıralardan yorulur.
SÜREKLİ SAVUNMADA YAŞAMAK İNSANI TÜKETİR
Bazı insanlar farkında olmadan hayatı sürekli bir savaş alanına dönüştürür.
Birisi bir söz söyler; cevap vermek gerekir.
Birisi eleştirir; savunmaya geçmek gerekir.
Birisi yanlış anlar; mutlaka düzeltmek gerekir.
Birisi haksızlık yapar; günlerce onunla zihinde tartışılır.
Birisi kırıcı davranır; o cümle yıllarca taşınır.
Sonunda insan yaşamaktan çok cevap vermeye başlar.
Oysa her söz cevap istemez.
Her eleştiri savunma gerektirmez.
Her yanlış anlaşılma düzeltilmek zorunda değildir.
Her insan bizi anlamak zorunda değildir.
Ve her tartışmadan haklı çıkmak zorunda değiliz.
Çünkü bazen haklı çıkarsınız ama huzurunuzu kaybedersiniz.
Tartışmayı kazanırsınız ama dostunuzu kaybedersiniz.
Son sözü söylersiniz ama gecenizi kaybedersiniz.
İnsan burada kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben gerçekten bir meseleyi mi çözüyorum, yoksa yalnızca egomu mu savunuyorum?”
Bu sorunun cevabı hayatımızdaki birçok gereksiz savaşı bitirebilir.
HER SAVAŞ SENİN SAVAŞIN DEĞİLDİR
İnsan hayatının belki de en önemli stratejik derslerinden biri şudur:
Her savaşa girmek zorunda değilsin.
Bu yalnızca bireysel hayat için değil; aile, kurum, siyaset, toplum ve devlet hayatı için de geçerli bir ilkedir.
Akıl, yalnızca mücadele etmeyi bilmek değildir.
Nerede mücadele edileceğini, nerede bekleneceğini ve nereden uzaklaşılacağını bilmektir.
Karşındaki insan öfkeli olabilir.
Sen öfkelenmek zorunda değilsin.
Birisi kırıcı olabilir.
Sen kırıcı olmak zorunda değilsin.
Birileri kavga arayabilir.
Sen onların belirlediği zeminde kavga etmek zorunda değilsin.
Birileri seni anlamayabilir.
Sen kendini sonsuza kadar anlatmak zorunda değilsin.
Çünkü başkasının huzursuzluğu senin iç dünyandaki düzeni belirlemek zorunda değildir.
Gerçek güç, her saldırıya karşı saldırı değildir.
Bazen gerçek güç, karşı tarafın seni istediği davranışa sürüklemesine izin vermemektir.
HUZUR PASİFLİK DEĞİLDİR
Burada önemli bir ayrım yapmalıyız.
Huzur adına susmak, her haksızlığı kabul etmek değildir.
Huzur, teslimiyet değildir.
Haksızlık karşısında gerektiğinde konuşacağız.
Hakkımızı savunacağız.
Ailemizi koruyacağız.
Emeğimizi koruyacağız.
Değerlerimizi koruyacağız.
Milletimizi, devletimizi ve geleceğimizi ilgilendiren konularda mücadeleden kaçmayacağız.
Fakat mesele şudur:
Her tartışmayı “dava”, her eleştiriyi “saldırı”, her farklı düşünceyi “düşmanlık” olarak görmemek gerekir.
Çünkü insan enerjisi sınırlıdır.
Kurumların enerjisi de sınırlıdır.
Toplumların enerjisi de sınırlıdır.
Enerjinizi her küçük tartışmaya dağıtırsanız büyük mesele geldiğinde gücünüz kalmaz.
Stratejik akıl biraz da budur:
Neye cevap vereceğini bildiğin kadar, neyi cevapsız bırakacağını da bilmek.
KİN, GEÇMİŞİN BUGÜNÜ YÖNETMESİDİR
İnsan bazen yıllar önce kendisine yapılan bir haksızlığı taşır.
Haksızlığı yapan insan hayatına devam etmiştir.
Belki sizi çoktan unutmuştur.
Belki başka bir şehirde yaşamaktadır.
Belki artık hayatta bile değildir.
Ama siz hâlâ onun söylediği bir cümleyle kavga ediyorsunuzdur.
Bu durumda insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Bu yükü daha kaç yıl taşıyacağım?”
Kin, geçmişte yaşanan bir olayın bedelini bugün kendimize ödetmektir.
Olay bir kere yaşanmıştır.
Ama biz zihnimizde onu yüzlerce defa yeniden yaşarız.
Karşıdaki insan bize bir defa zarar vermiştir.
Biz hatırladıkça aynı zararı kendimize tekrar tekrar veririz.
Bu nedenle affetmek bazen karşıdaki insana yapılan bir iyilik değildir.
İnsanın kendisine verdiği özgürlüktür.
AFFETMEK, KAPIYI YENİDEN AÇMAK DEĞİLDİR
Affetmek konusunda önemli bir yanlışımız var.
Affetmek unutmak değildir.
Affetmek yapılanı doğru kabul etmek değildir.
Affetmek yeniden güvenmek değildir.
Affetmek aynı hataya tekrar izin vermek hiç değildir.
Bir insanı affedip onunla aranıza mesafe koyabilirsiniz.
Çünkü affetmek başka, güvenmek başkadır.
Affetmek bazen yalnızca şunu söyleyebilmektir:
“Senin bana yaptığın şey hayatımın geri kalanını yönetmeyecek.”
Ne güçlü bir cümledir bu.
Geçmişi değiştiremezsiniz.
Ama geçmişin geleceğiniz üzerindeki hâkimiyetini sona erdirebilirsiniz.
BİR YAŞTAN SONRA İNSANIN ÖNCELİKLERİ DEĞİŞİYOR
Gençken insan çok şey ister.
Kazanmak ister.
Başarmak ister.
Kendisini ispatlamak ister.
Haklı çıkmak ister.
İnsanların onu takdir etmesini ister.
Yıllar geçtikçe insanın listesi kısalıyor.
Biraz sağlık…
Biraz huzur…
Güvenebileceği birkaç insan…
Ailesinin iyi olduğunu bilmek…
Başını yastığa koyduğunda rahat bir vicdan…
Ve sabah uyandığında yeni güne şükredebilmek…
Sonra insan anlıyor:
Hayatta bazı şeyler sandığımız kadar önemli değilmiş.
Bir zamanlar gecelerce uyumadığımız meseleleri bugün hatırlamıyoruz bile.
Bir zamanlar uğruna insanlarla kavga ettiğimiz konuların bugün hiçbir anlamı kalmamış.
Ve insan bir gün geriye dönüp tek bir cümle söylüyor:
“Değmezmiş…”
O kadar üzülmeye değmezmiş.
O kadar öfkelenmeye değmezmiş.
O insan için kendini tüketmeye değmezmiş.
O tartışmayı yıllarca taşımaya değmezmiş.
İnsan bu kelimeyi ne kadar erken öğrenirse hayatından o kadar çok zaman kurtarır.
EN BÜYÜK SERVETİMİZ KALAN ÖMRÜMÜZDÜR
Para kaybedilir, yeniden kazanılabilir.
İş kaybedilir, yeniden kurulabilir.
Ev satılır, yenisi alınabilir.
Fakat geçen zaman geri alınamaz.
Dün geri gelmez.
Gençlik geri gelmez.
Çocuğunuzun çocukluğu geri gelmez.
Annenizle içtiğiniz bir bardak çayın aynısı geri gelmez.
Babanızın sesini duyduğunuz o akşam geri gelmez.
Kaybettiğiniz bir dostla aynı sofraya yeniden oturma imkânınız olmayabilir.
Bu nedenle insanın en büyük sermayesi banka hesabındaki para değil, önünde kalan zamandır.
O hâlde şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu kıymetli sermayeyi kime ve neye harcıyoruz?
Öfkeye mi?
Kine mi?
Gereksiz tartışmalara mı?
Bizi anlamak istemeyen insanlara kendimizi anlatmaya mı?
Yoksa sevdiklerimize, üretmeye, öğrenmeye, iyilik yapmaya ve güzel izler bırakmaya mı?
HUZUR BİR HAYAT STRATEJİSİDİR
Huzur sadece sessiz bir odada oturmak değildir.
Huzur bir yönetim biçimidir.
İnsanın kendisini yönetmesidir.
Neye tepki vereceğini seçmesidir.
Kimleri hayatına alacağını seçmesidir.
Kimlerle arasına mesafe koyacağını bilmesidir.
Neleri değiştirebileceğini, neleri değiştiremeyeceğini ayırt etmesidir.
Bu nedenle huzur zayıflık değil, öz yönetimdir.
Kendi öfkesini yönetemeyen insanın başkalarını yönetmesi zordur.
Kendi egosuna söz geçiremeyen insanın büyük sorumlulukları sağlıklı biçimde taşıması da zorlaşır.
Ailede de böyledir.
Kurumda da
Toplumda da.
İnsan önce kendi içindeki gürültüyü yönetebilmelidir.
TOPLUMLAR DA SÜREKLİ ÖFKEYLE YAŞAYAMAZ
Meseleyi biraz daha geniş düşünelim.
Sürekli birbirine bağıran bireylerin oluşturduğu toplumun huzurlu olması mümkün müdür?
Herkesin herkesi düşman gördüğü…
Farklı düşüncenin ihanet sayıldığı…
İnsanların birbirini dinlemeden cevap verdiği…
Sosyal medyada hakaretin normalleştiği…
Aile içinde bile konuşmanın yerini bağırmanın aldığı bir toplum sağlıklı kalabilir mi?
Toplumsal huzur yalnızca güvenlik meselesi değildir.
Aynı zamanda bir iletişim kültürü meselesidir.
Birbirimizi eleştirebiliriz.
Farklı düşünebiliriz.
Tartışabiliriz.
Ama birbirimizi yok etmek zorunda değiliz.
Çünkü toplumların da sinir sistemi vardır:
Güven.
Güven kaybolduğunda insanlar sürekli savunmada yaşamaya başlar.
Sürekli savunmada yaşayan toplum ise enerjisini geleceğe değil, kendi içindeki kavgalara harcar.
HUZUR YAYAN İNSANLARA İHTİYACIMIZ VAR
Dünyada zaten yeterince bağıran insan var.
Yeterince öfke var.
Yeterince suçlama var.
Yeterince “Ben haklıyım!” diyen var.
Biraz da huzur veren insanlara ihtiyacımız var.
Yanına oturduğunuzda kendinizi savunmak zorunda hissetmediğiniz…
Sizi yargılamadan dinleyen…
Yaranızı derinleştirmek yerine iyileştirmeye çalışan…
Öfkenize öfkeyle cevap vermeyen…
Bir insanın hayatına girdiğinde orada yangın değil, sükûnet bırakan insanlara…
Belki hepimiz zaman zaman kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben insanların hayatında nasıl biriyim?”
Yanıma gelen insan daha mı huzurlu ayrılıyor?
Yoksa daha mı gergin?
Ben insanların yükünü artırıyor muyum?
Yoksa biraz olsun hafifletiyor muyum?
Çünkü bazen bir insana verebileceğimiz en büyük iyilik, problemini çözmek değildir.
Yanımızda kendisini güvende ve huzurlu hissetmesini sağlamaktır.
BIRAKMAK DA BİR MEDENİYETTİR
Biz çocuklarımıza hep kazanmayı öğretiyoruz.
Başarmayı…
Mücadele etmeyi…
Pes etmemeyi…
Bunlar kıymetlidir.
Ama bir şeyi eksik öğretiyoruz:
Bırakmayı.
Neyi bırakacağını bilmeyen insan hayat boyunca yük biriktirir.
Bazı insanları bırakabilmeliyiz.
Bazı tartışmaları bırakabilmeliyiz.
Bazı beklentileri bırakabilmeliyiz.
Bazı kırgınlıkları bırakabilmeliyiz.
Bazı “Keşke”leri bırakabilmeliyiz.
Çünkü hayat yalnızca toplama sanatı değildir.
Biraz da eksiltme sanatıdır.
İnsan bazen hayatına yeni bir şey eklediğinde değil, kendisini tüketen bir şeyi çıkardığında büyür.
BİR GÜN HEPİMİZ SUSACAĞIZ
Belki bütün tartışmalarımızı yeniden düşünmemizi sağlayacak gerçek budur.
Bir gün hepimizin sesi bu dünyadan çekilecek.
Bugün uğruna birbirimizi kırdığımız birçok şeyin hiçbir önemi kalmayacak.
Makamlar kalacak.
Binalar kalacak.
Masalar kalacak.
Fotoğraflar kalacak.
Belki kitaplarımız, birkaç mektubumuz, birkaç eşyamız kalacak.
Ama biz gideceğiz.
Ve geriye esas olarak insanların hafızasında bıraktığımız iz kalacak.
“Çok güçlüydü” demelerinden önce belki şunu diyebilmeleri daha değerlidir:
“İyi insandı.”
“Yanına gittiğimizde bizi dinlerdi.”
“Kimseyi ezmezdi.”
“İnsanların gönlünü yapardı.”
“Yanında kendimizi huzurlu hissederdik.”
İşte bana göre insanın bırakabileceği en büyük miraslardan biri budur.
KENDİNİZE DE MERHAMET EDİN
Hayatın yükünü taşırken kendimizi unutuyoruz.
Herkese yetişmeye çalışıyoruz.
Herkesi memnun etmeye çalışıyoruz.
Her sorunu çözmeye çalışıyoruz.
Her yanlışı düzeltmeye çalışıyoruz.
Fakat insanın kendisine karşı da bir sorumluluğu vardır.
Kendinize biraz merhamet edin.
Her şeyi sırtınızda taşımayın.
Her sözü kalbinize almayın.
Her savaşa girmeyin.
Her gideni geri çağırmayın.
Her insanı değiştirmeye çalışmayın.
Her “Neden?” sorusunun cevabını aramayın.
Bazı sorular cevapsız kalsın.
Bazı insanlar uzakta kalsın.
Bazı tartışmalar yarım kalsın.
Bazı kapılar kapalı kalsın.
Ama kalbiniz açık kalsın.
Sevmeye…
İyilik yapmaya…
Üretmeye…
Affetmeye…
Ve yeniden yaşamaya…
Çünkü hayat sürekli mücadele etmek için verilmiş bir savaş meydanı değildir.
Hayat, hakkını vererek yaşanması gereken bir emanettir.
Ömrümüzü öfkeye teslim etmeyelim.
Geçmişimize bugünden, bugünümüz uğruna da yarınımızdan vermeyelim.
Biraz sevelim.
Biraz susalım
Biraz affedelim.
Biraz sarılalım.
Biraz da birbirimizin yükünü hafifletelim.
Ve mümkünse girdiğimiz her yerde insanların üzerine yeni bir yük koymak yerine, omuzlarındaki yükten biraz alalım.
Çünkü insan bazen bir ilaca değil, bir güzel söze ihtiyaç duyar.
Bazen çözüm değil, anlaşılmak ister.
Bazen nasihat değil, bir omuz ister.
Bazen hiçbir şey istemez…
Sadece yanında huzur bulabileceği bir insan ister.
Unutmayalım:
Beden yorulunca uyur.
Zihin yorulunca susmak ister.
Kalp yorulunca insanın bütün dünyası ağırlaşır.
Bu yüzden bedenimize baktığımız kadar kalbimize de bakalım.
Öfkemizi yönetelim.
Kinimizi bırakmayı öğrenelim.
Gereksiz savaşlarımızı azaltalım.
Sevdiklerimize zaman ayıralım.
Çünkü sağlık sadece uzun yaşamak değildir.
İçimizde sürekli savaşmadan yaşayabilmektir.
Ve belki bütün bu uzun hayat yolculuğunun sonunda öğrenmemiz gereken en kısa cümle şudur:
Her savaşı kazanmak zorunda değilsin.
Ama huzurunu kaybetmemeye çalış.
Çünkü bazı zaferler insanı büyütür.
Bazı zaferler ise insanın ömrünü tüketir.
Neyi kazanacağını bilmek akıldır.
Neyi kaybetmeyeceğini bilmek ise hikmettir.
Kaybetmememiz gerekenlerin başında da;
sağlığımız, sevdiklerimiz, vicdanımız ve huzurumuz gelir.
Çünkü…
HUZUR DA SAĞLIKTIR.

Türkiye ile Türk devletleri arasındaki ticaret 5 yılda 72,2 milyar dolara ulaştı
11. Taşkent Uluslararası Çağdaş Sanat Bienali sanatseverlerle buluşuyor
TAYFUN Blok-3 için seri üretim süreci bu yıl başlıyor
Orta Asya Doğalgaz Halkası için yeni adım: Beş ülkenin enerji altyapısı birleştirilecek
Aktau Limanı’nda Orta Koridor’un kapasitesini artıracak derinleştirme çalışmaları başladı
Türkmenistan’da Türk savunma sistemleri Devlet Güvenlik Konseyi toplantısında değerlendirildi





