Hamiyet ÇAKIR

İnsanlarda sanki bir şeyler eksik…
Herkeste gizli bir yara var.
Yüzümüz yalandan güneşlik,
İçimiz ise sonbahar…
Bazen kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakıyorum.
Herkes bir yerlere yetişiyor.
Herkes meşgul.
Herkes güçlü görünmeye çalışıyor.
Telefonlar çalıyor, mesajlar geliyor, fotoğraflar çekiliyor. İnsanlar gülümsüyor. Hayat dışarıdan bakıldığında bütün hızıyla devam ediyor.
Fakat biraz yakından bakınca başka bir şey görüyorsunuz:
Yorgun gözler…
Yarım kalmış hayaller…
Söylenmemiş cümleler…
Affedilmemiş insanlar…
Unutulamayan kayıplar…
Ve insan ister istemez soruyor:
Biz ne zaman bu kadar kalabalık olup bu kadar yalnız kaldık?
HERKESİN GÖRÜNMEYEN BİR HİKÂYESİ VAR
Bir insanın yüzüne bakarak hayatını anlayamazsınız.
En çok gülen insanın içinde büyük bir hüzün olabilir.
Çok konuşan biri, aslında yalnızlığını susturmaya çalışıyor olabilir.
Herkese yardım eden insan, kendisine uzanacak bir el bekliyor olabilir.
“Ben iyiyim” diyen biri, belki de geceleri kimseye anlatamadığı düşüncelerle baş başa kalıyordur.
Çünkü insanın en ağır yükleri çoğu zaman omuzlarında değil, kalbindedir.
Ve kalbin taşıdığı yüklerin fotoğrafı çekilmez.
ÇAĞIMIZIN EN BÜYÜK ÇELİŞKİSİ
Bugün iletişim araçlarımız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelişmiş durumda.
Binlerce kilometre uzaktaki insana saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz.
Ama aynı evde yaşayan insanlar birbirleriyle konuşmakta zorlanıyor.
Binlerce kişilik takipçi listelerimiz var ama gece yarısı gerçekten arayabileceğimiz kaç insanımız var?
Fotoğraflarımız daha renkli…
Evlerimiz daha konforlu…
Arabalarımız daha hızlı…
Telefonlarımız daha akıllı…
Ama bütün bunlara rağmen insanın içinde büyüyen bir boşluk var.
Belki de çağımızın temel meselesi fakirlikten önce anlam yoksulluğudur.
Çünkü insan yalnızca ekmekle yaşamıyor.
İnsanın anlaşılmaya, sevilmeye, güvenmeye, ait olmaya ve hayatının bir anlamı olduğunu hissetmeye de ihtiyacı var.
MUTLULUK GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜ
Eskiden insanlar hatıra biriktirirdi.
Şimdi çoğu zaman görüntü biriktiriyoruz.
Yediğimiz yemeği, gittiğimiz yeri, aldığımız hediyeyi, çıktığımız tatili başkalarına gösteriyoruz.
Fakat göstermediğimiz bir şey var:
İçimiz.
Çünkü çağımız bize sürekli güçlü görünmemizi söylüyor.
Başarılı görün.
Mutlu görün.
Zengin görün.
Genç görün.
Güzel görün.
Ama kimse bize şunu söylemiyor:
Gerçek ol.
İnsan bir süre sonra yaşadığı hayatla gösterdiği hayat arasında sıkışıyor.
İşte belki de en büyük yorgunluk burada başlıyor.
Başkalarına mutlu görünmeye çalışırken gerçekten mutlu olmayı unutuyoruz.
HERKESİN İÇİNDE BİR SONBAHAR VAR
Sonbahar yalnızca ağaçların yapraklarını döktüğü mevsim değildir.
İnsanın da sonbaharları vardır.
Bir dostu kaybedersiniz; bir yaprak düşer.
Bir sevdiğinizi toprağa verirsiniz; bir dalınız kırılır.
Bir hayaliniz gerçekleşmez; başka bir yaprak savrulur.
Güvendiğiniz biri sizi yarı yolda bırakır; içinizdeki mevsim biraz daha soğur.
Yıllar geçtikçe insan anlıyor:
Hayat yalnızca kazandıklarımızın değil, kaybettiklerimizin de toplamıdır.
Belki bu nedenle yaş ilerledikçe gözler daha çok şey anlatır.
Çünkü insanın yüzü yaşını, gözleri ise yaşadıklarını taşır.
EN DERİN YARALAR SESSİZDİR
Bazı yaralar kanamaz.
Bandaj istemez.
Doktora götürülmez.
Ama yıllarca insanın içinde taşınır.
Bir babanın söyleyemediği cümle…
Bir annenin içine attığı acı…
Bir evladın beklediği sarılma…
Bir dostun ihaneti…
Bir veda…
Bir mezarın başında söylenemeyen son söz…
İnsan bazen bunların hiçbirini anlatmaz.
Sabah kalkar.
Yüzünü yıkar.
Üstünü giyer.
Sokağa çıkar.
Ve hayatına devam eder.
Dışarıdan bakan onun güçlü olduğunu düşünür.
Oysa güç dediğimiz şey bazen yalnızca acıyla yaşamayı öğrenmektir.
BİRBİRİMİZE DAHA YUMUŞAK DAVRANMALIYIZ
İşte tam da bunun için insanlara karşı hüküm verirken biraz daha dikkatli olmalıyız.
Karşımızdaki insanın hangi savaştan çıktığını bilmiyoruz.
Belki trafikte önümüze geçen adam hastaneye yetişmeye çalışıyor.
Belki işyerinde sessiz duran arkadaşımız evinde büyük bir sıkıntıyla mücadele ediyor.
Belki yıllardır gülen komşumuz akşam kapısını kapattığında büyük bir yalnızlıkla baş başa kalıyor.
Bilmiyoruz.
Bu yüzden bazen küçücük bir cümle büyük bir iyilik olabilir:
“Nasılsın?”
Ama gerçekten sorarak…
Cevabını dinlemek için zaman ayırarak…
TOPLUMU AYAKTA TUTAN ŞEY SADECE KANUN DEĞİLDİR
Bir toplumu yalnızca yollar, köprüler, binalar ve ekonomik göstergeler ayakta tutmaz.
Toplumları asıl ayakta tutan görünmeyen bağlardır:
Vefa.
Merhamet.
Komşuluk.
Dostluk.
Aile.
Güven.
Dayanışma.
İnsan insana sahip çıkmayı bıraktığında dünyanın en büyük şehirlerini de kursanız o toplumun içinde yalnızlık büyür.
Çünkü medeniyet sadece yüksek binalar yapmak değildir.
Medeniyet, düşenin elinden tutacak insan yetiştirmektir.
BELKİ DE EKSİK OLAN ŞEY İNSAN SICAKLIĞIDIR
Bugün çok şeyimiz var.
Fakat birbirimize ayıracak zamanımız azalıyor.
Çocuklarımızın odaları oyuncaklarla dolu fakat bazen anne-babalarıyla geçirecekleri zamana açlar.
Yaşlılarımızın evlerinde televizyonları var fakat kapılarını çalacak insan bekliyorlar.
Gençlerimizin ellerinde dünyanın bütün bilgisine ulaşabilecek telefonlar var fakat onları gerçekten dinleyecek bir büyüğe ihtiyaç duyuyorlar.
Demek ki mesele yalnızca sahip olmak değil.
Mesele birbirimize sahip çıkmak.
İNSANIN KIŞINI BAHARA ÇEVİREN YİNE İNSANDIR
Bir insanın hayatını değiştirmek için her zaman büyük işler yapmak gerekmez.
Bazen bir telefon yeter.
Bazen bir ziyaret.
Bazen bir çay.
Bazen omuza konulan bir el.
Bazen yıllardır söylenmeyen iki kelime:
“Yanındayım.”
Çünkü insanın yarasını yine insan sarar.
İnsanı bazen bir cümle yıkar, bazen başka bir cümle ayağa kaldırır.
Bu nedenle söylediğimiz sözlerin, yaptığımız iyiliklerin ve hatta sessizce gösterdiğimiz vefanın değerini küçümsememeliyiz.
YÜZÜMÜZ DEĞİL, İÇİMİZ GÜNEŞ GÖRSÜN
Belki hepimizin biraz durmaya ihtiyacı var.
Daha çok kazanmadan önce daha çok yaşamaya…
Daha çok görünmeden önce daha çok hissetmeye…
Daha fazla insan tanımadan önce hayatımızdaki insanların kıymetini bilmeye…
Ve zaman zaman kendimize şu soruyu sormaya:
Ben bugün kimin hayatına biraz bahar oldum?
Çünkü dünya zaten yeterince soğuk.
İnsanların birbirine daha fazla kış yaşatmasına gerek yok.
Bir selam verelim.
Bir gönül alalım.
Bir büyüğümüzü arayalım.
Bir dostumuzun kapısını çalalım.
Kırdığımız biri varsa özür dileyelim.
Sevdiğimiz birine, daha vakit varken sevdiğimizi söyleyelim.
Çünkü bazı sözlerin yarını yoktur.
Bazı sarılmalar ertelenmemelidir.
Bazı kapılar kapanınca bir daha açılmaz.
Ve bazı insanlar gittikten sonra elimizde yalnızca söyleyemediklerimiz kalır.
SON SÖZ
Evet…
İnsanlarda sanki bir şeyler eksik.
Herkeste gizli bir yara var.
Yüzümüz yalandan güneşlik,
İçimiz ise sonbahar…
Fakat unutmayalım:
Sonbahar ağacın öldüğü mevsim değildir.
Ağaç yapraklarını döker, sessizleşir, bekler.
Çünkü bilir ki kışın arkasından yeniden bahar gelecektir.
İnsan da böyledir.
Kırılır.
Kaybeder.
Yorulur.
Bazen içine kapanır.
Ama bir güzel sözle, bir vefayla, bir dost eliyle yeniden filizlenebilir.
Öyleyse birbirimizin yüzündeki sahte güneşe değil, içindeki sonbahara bakalım.
Çünkü insanı anlamak yüzüne bakmakla değil, yüreğine dokunmakla başlar.
Ve belki de bu dünyada bırakabileceğimiz en güzel iz şudur:
Bir insanın en karanlık mevsiminden geçerken ona baharın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatmak…

Yazar