Raziye ÇAKIR

Tabiatın düzeninden insanın imtihanına, İstanbul depreminden medeniyet sorumluluğuna

İnsan çoğu zaman hayatı ayrı ayrı parçalar hâlinde okuyor. Depremi jeolojinin konusu, sabrı dinin konusu, tabiatı bilimin konusu, kulluğu inancın konusu, şehirleşmeyi siyasetin konusu sanıyor.

Oysa hayat bu kadar parçalı değil.

Denizin dibinde küçücük bir balığın sabırla meydana getirdiği geometrik yapı da, İstanbul için yapılan deprem tartışmaları da, insanın kendisini bulması ve Allah’a kulluk üzerinden özgürlüğünü anlamlandırması da aynı büyük sorunun etrafında birleşiyor:

İnsan ne için yaşıyor ve kendisine verilen imkânlarla ne yapıyor?

Bu soruya doğru cevap veremeyen birey de toplum da devlet de zamanla yönünü kaybediyor.

Çünkü mesele yalnız hayatta kalmak değildir.

Mesele, ne uğruna yaşadığını bilmek, geleceğe hazırlanmak ve senden sonrakilere bir eser bırakabilmektir.

TABİATIN DİLİ: HER ŞEYİN BİR DÜZENİ VAR

Japonya açıklarında deniz tabanında görülen geometrik şekiller yıllarca insanların dikkatini çekti. Sonradan bu yapıların küçük bir erkek balon balığının üreme davranışının parçası olduğu anlaşıldı.

Küçücük bir canlı…

Kumun üzerinde kendisinden kat kat büyük bir yapı meydana getiriyor.

Günlerce çalışıyor.
Kumu taşıyor.
Şekillendiriyor.
Düzenliyor.

Sonunda kendi hayat döngüsü için anlam taşıyan bir alan oluşturuyor.

Bu görüntü insana çok güçlü bir ders veriyor.

Tabiatta hiçbir canlı, kendisine verilmiş kabiliyetin tamamen dışında yaşamıyor.
Balık yüzüyor.
Kuş yuva kuruyor.

Arı petek örüyor.
Ağaç meyve veriyor.
Peki insan?
İnsana akıl verilmiş.
İrade verilmiş.
Vicdan verilmiş.
Bilgi üretme gücü verilmiş.

Geçmişi hatırlama ve geleceği planlama kabiliyeti verilmiş.

O hâlde insanın sorumluluğu yalnız yaşamak olabilir mi?

Elbette hayır.

İnsanın görevi sadece tüketmek değil, üretmek; yalnız almak değil, bırakmak; yalnız kendisi için değil, kendisinden sonra gelenler için de yaşamaktır.

İNSANIN EN BÜYÜK SORUSU: “BEN KİMİM?”

İnsan hayatı boyunca çok şey arıyor.

Para.
Makam.
İtibar.
Güvenlik.
Sevgi.
Başarı.

Fakat bütün bunların altında daha derin bir arayış vardır:

“Ben kimim?”

Ve bu sorunun arkasından mutlaka ikinci soru gelir:

“Ben ne için varım?”

İnsan birinci soruya cevap bulup ikinciyi cevapsız bıraktığında hayatı eksik kalır.

Çünkü kendini bulmak yalnızca psikolojik bir rahatlama değildir.

Gerçek anlamda kendini bulmak, dünyadaki yerini, sorumluluğunu ve yönünü bulmaktır.

Bu yüzden “var olmak bulmaktır” düşüncesi önemlidir.

Ama daha da ileri gitmek gerekir:

Var olmak yalnız kendini bulmak değil, kendini aşmaktır.

KENDİNİ AŞAMAYAN İNSAN KENDİSİNİN ESİRİ OLUR

Modern çağ “özgürlük” kelimesini çok kullanıyor.

Fakat insanın ne kadar özgür olduğunu anlamak için neye bağımlı olduğuna bakmak gerekir.

Paraya bağımlıysan, para seni yönetir.

Makama bağımlıysan, makamını kaybetme korkusu seni yönetir.

Şöhrete bağımlıysan insanların alkışı seni yönetir.

Nefsine bağımlıysan arzuların seni yönetir.

Korkularına teslim olmuşsan seni korkutanlar seni yönetir.

Bu nedenle Allah’a kulluk düşüncesi derin bir özgürlük anlayışı da taşır.

İnsan nihai bağlılığını Allah’a yönelttiğinde dünyevi bağımlılıklarını küçültmeye başlar.

Bu kulluk anlayışı insanı pasifleştirmek için değil, tam tersine şahsiyet kazandırmak için okunmalıdır.

Çünkü gerçek kul, makam karşısında eğilmemeyi öğrenir.

Haksızlık karşısında susmamayı öğrenir.

Menfaat uğruna doğruluğundan vazgeçmemeyi öğrenir.

Özgürlüğün en ileri noktalarından biri budur:

Değerini insanların alkışından almamak.

SABIR YALNIZ ZORLUĞA DAYANMAK DEĞİLDİR

Paylaşılan düşüncelerden biri şu soruyu gündeme getiriyor:

“Sabredenler mi üstündür, yoksa zorluklarla imtihan edilenler mi?”

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Zorluk başlı başına üstünlük değildir.

Yoksulluk insanı otomatik olarak yüceltmez.

Zenginlik insanı otomatik olarak bozmaz.

Asıl mesele insanın şartlar karşısındaki duruşudur.

Sabır, yalnız beklemek değildir.

Sabır;

Acıdayken insanlığını kaybetmemektir.

Öfkeliyken adaletten ayrılmamaktır.

Güçsüzken umudunu kaybetmemektir.

Güçlüyken kibirlenmemektir.

Kaybettiğinde isyanın içinde kaybolmamaktır.

Kazandığında kendisini her şeyin sahibi sanmamaktır.

İşte gerçek sabır budur.

YOKLUK DA İMTİHAN, BOLLUK DA

Biz çoğu zaman imtihan denildiğinde yalnız sıkıntıyı düşünüyoruz.

Oysa bolluk da imtihandır.

Sağlık imtihandır.

Makam imtihandır.

Servet imtihandır.

Şöhret imtihandır.

İktidar imtihandır.

Bazen insan fakirlikte Allah’ı hatırlar fakat zenginlikte kendisini yeterli sanmaya başlar.

Bazen güçsüz insan adalet ister ama güç sahibi olduğunda aynı adaleti başkasına göstermeyi unutur.

Bu nedenle insanın asıl karakteri yalnız zor günlerinde değil, güç kazandığı günlerde ortaya çıkar.

MAKAM İNSANI DEĞİŞTİRMEZ, İÇİNDEKİNİ GÖSTERİR

Bir insanı tanımak istiyorsanız sadece mağdurken ne söylediğine bakmayın.

Yetki eline geçtiğinde ne yaptığına bakın.

Eleştirilince ne yapıyor?

Yakınlarını mı kayırıyor, liyakati mi koruyor?

Kamu malını emanet mi görüyor, fırsat mı?

Güçsüzün hakkını savunuyor mu?

Kendisine karşı olanlara da adalet gösterebiliyor mu?

İşte medeniyetin temel sınavlarından biri budur.

Çünkü güçlü devlet yalnız güçlü kurumlarla kurulmaz.

Gücü ahlâkla kullanan insanlarla kurulur.

İSTANBUL DEPREMİ: BİR ŞEHRİN DEĞİL, BİR ZİHNİYETİN SINAVI

Depremle ilgili dolaşan her sosyal medya videosunu bilimsel gerçek kabul etmek doğru değildir.

Ancak İstanbul’un ciddi bir deprem riskine karşı hazırlanması gerektiği gerçeği tartışmasız derecede önemlidir.

Burada asıl mesele videolar değildir.

Asıl mesele şu sorudur:

Biz depremi mi bekliyoruz, yoksa depreme mi hazırlanıyoruz?

Bu iki cümle arasında büyük fark vardır.

Beklemek kaderciliktir.

Hazırlanmak sorumluluktur.

Deprem doğal bir olaydır.

Ama büyük can kayıplarının tamamını yalnız tabiatla açıklayamayız.

Çürük yapı insan işidir.

Eksik denetim insan işidir.

Yanlış imar kararı insan işidir.

Kaçak yapılaşma insan işidir.

Acil yolları kapatmak insan işidir.

Hastaneleri, enerji sistemlerini ve haberleşme altyapısını hazırlamamak insan işidir.

İşte burada deprem, yalnız yer kabuğunu değil, ahlâkımızı da sınar.

KADER VE İHMAL BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAMALI

Bir toplumun en tehlikeli hatalarından biri, tedbirsizliği kader diye açıklamaktır.

Kader inancı sorumluluğun alternatifi değildir.

Tedbir almak insanın görevidir.

Sağlam bina yapmak insanın görevidir.

Denetlemek insanın görevidir.

Bilimin uyarılarını dikkate almak insanın görevidir.

Afet eğitimi vermek insanın görevidir.

Sonrası tevekküldür.

Tevekkül, tedbirden sonra gelir.

Tedbiri terk edip tevekküle sığınmak dinî olduğu kadar toplumsal açıdan da yanlış bir anlayıştır.

ŞEHRİN DE AHLAKI VARDIR

Biz ahlâkı çoğu zaman yalnız bireysel davranışlarla sınırlıyoruz.

Oysa şehirlerin de ahlâkı vardır.

Bir binanın kolonundan malzeme çalmak ahlâk problemidir.

İmar iznini menfaat karşılığında vermek ahlâk problemidir.

Dere yatağına bina yapmak ahlâk problemidir.

Deprem riski bilindiği hâlde önlem almamak ahlâk problemidir.

Çünkü bütün bunların bedelini yıllar sonra hiçbir suçu olmayan insanlar ödeyebilir.

Bu nedenle şehircilik yalnız mühendislik değildir.

Vicdan meselesidir.

İnsana değer veren medeniyet, insan hayatını ucuzlatan şehirler kurmaz.

GÜÇLÜ DEVLET FELAKETTEN SONRA DEĞİL, FELAKETTEN ÖNCE GÖRÜLÜR

Devletlerin gücü çoğu zaman kriz sonrasında gösterdikleri reflekslerle ölçülüyor.

Oysa asıl devlet kapasitesi kriz gelmeden önce belli olur.

Güçlü devlet;

Risk haritasını çıkarır.

Dayanıksız yapıyı dönüştürür.

Hastaneleri hazırlar.

Su ve enerji altyapısını yedekler.

Haberleşme sistemlerini güçlendirir.

Toplanma alanlarını korur.

Vatandaşını eğitir.

Yerel yönetimlerle merkezi yönetimi ortak plan içinde çalıştırır.

Çünkü medeniyet, felaket olduktan sonra kahramanlık yapmak değil, felaketin zararını önceden azaltabilmektir.

GELECEĞİN GÜVENLİK ANLAYIŞI DEĞİŞİYOR

  1. yüzyıl bize güvenliğin yalnız askerî güçten ibaret olmadığını öğretiyor.

Bir ülkenin güçlü sayılabilmesi için sadece ordusunun değil, toplumunun da dirençli olması gerekiyor.

Deprem güvenliği.
Gıda güvenliği.
Su güvenliği.
Enerji güvenliği.
Siber güvenlik.
Sağlık güvenliği.
Afet lojistiği.

Toplumsal dayanışma.

Bunların tamamı artık millî güvenliğin parçalarıdır.

Dolayısıyla İstanbul’un depreme hazırlanması bir belediyecilik meselesi olmaktan çok daha büyüktür.

Bu, Türkiye’nin geleceğe hazırlanma meselesidir.

BİR BALIK GELECEĞİ İÇİN YUVA HAZIRLIYOR; BİZ NE HAZIRLIYORUZ?

İşte denizin dibindeki o küçücük balık ile İstanbul arasında beklenmedik bir bağ burada kuruluyor.

Küçük balık gelecek nesli için günlerce çalışıyor.

Biz çocuklarımız için ne hazırlıyoruz?

Dayanıklı şehirler mi?
İyi okullar mı?
Güçlü kurumlar mı?
Temiz çevre mi?
Adaletli devlet mi?
Ahlâklı toplum mu?

Yoksa borç, beton, plansızlık ve çözülememiş meseleler mi?

Çocuklarımızın bize soracağı en ağır soru belki de şudur:

“Siz riskleri biliyordunuz; neden önlem almadınız?”

İşte gerçek nesil sorumluluğu budur.

NEFSİMİZ İÇİN Mİ, NESLİMİZ İÇİN Mİ YAŞIYORUZ?

İnsanın hayatını iki temel soru şekillendirebilir.

Birincisi:

“Ben ne kazanacağım?”

İkincisi:

“Ben ne bırakacağım?”

Birinci soru insanı tüketime götürür.

İkinci soru medeniyete.

Bir insan kendisi için ev yapar.

Bir medeniyet gelecek nesiller için şehir kurar.

Bir insan kendisi için para biriktirir.

Bir medeniyet okul, kütüphane, bilim merkezi kurar.

Bir insan bugünü düşünür.

Bir devlet adamı elli yıl sonrasını düşünür.

Bu nedenle büyük milletler yalnız bugünün insanlarıyla değil, henüz doğmamış çocukların haklarını da düşünebilen kadrolarla yükselir.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI SADECE KENTSEL DÖNÜŞÜM DEĞİL

Evet, binalar yenilenmelidir.

Ama Türkiye’nin bundan daha büyük bir dönüşüme ihtiyacı var:

Zihniyet dönüşümü.

“Bana bir şey olmaz” anlayışından ortak sorumluluğa…

Ranttan güvenli şehre…

Günü kurtarmaktan uzun vadeli planlamaya…

Gösterişten dayanıklılığa…

Kişisel menfaatten kamu yararına…

İhmalkârlıktan hesap verebilirliğe…

Geçmek zorundayız.

Çünkü zihniyet değişmezse yenilenen bina eskir ve aynı problemler tekrar ortaya çıkar.

İNSANIN GERÇEK BÜYÜKLÜĞÜ NEYLE ÖLÇÜLÜR?

İnsan öldüğünde makamı kalmaz.

Serveti başkasına geçer.

Evi el değiştirir.

Arabası eskir.

Unvanı unutulur.

Fakat bazı şeyler yaşamaya devam eder.

Yetiştirdiği evlat.

Okuttuğu öğrenci.

Kurduğu kurum.

Yazdığı kitap.

Diktiği ağaç.

Savunduğu hak.

Yaptığı iyilik.

Bıraktığı ahlâk.

İşte insanın gerçek mirası bunlardır.

Belki de asıl mesele ölümden korkmak değil, ölmeden önce boş yaşamaktan korkmaktır.

VAR OLMAK, İZ BIRAKMAKTIR

İnsan yalnız nefes aldığı için var olmuş sayılmaz.

Gerçek anlamda var olmak;

Bir değerin arkasında durmaktır.

Bir yük taşımaktır.

Bir sorumluluk üstlenmektir.

Bir insanın hayatına dokunmaktır.

Bir nesle yol göstermektir.

Bir yanlış karşısında doğruyu savunmaktır.

Bu yüzden kendini bulmak, insanın kendisine kapanması değildir.

Kendini bulmak, hangi sorumluluk için yaratıldığını anlamaya çalışmaktır.

ÜÇ BÜYÜK İMTİHAN

Belki insan hayatının tamamını üç büyük sınav altında özetleyebiliriz:

Yoklukta sabır.
Varlıkta şükür.
Güçte adalet.

Bir insan yoklukta sabredebilir fakat güç geldiğinde değişebilir.

Bir insan zenginleşebilir fakat şükrü unutabilir.

Bir insan makam kazanabilir fakat adaleti kaybedebilir.

İşte insanın gerçek büyüklüğü, şartlar değiştiği hâlde karakterinin temelini koruyabilmesidir.

ÖNCE İNSANI İNŞA ETMELİYİZ

Depreme dayanıklı binalar yapmak istiyoruz.

Ama önce görevine sadık mühendis gerekir.

Dürüst müteahhit gerekir.

Vicdanlı denetçi gerekir.

Bilime kulak veren siyasetçi gerekir.

Sorumluluk sahibi vatandaş gerekir.

Yani her büyük meselenin sonunda yine aynı yere geliyoruz:

İnsan.

İnsanı inşa edemezsek şehri de inşa edemeyiz.

Ahlâkı güçlendiremezsek kurumu da güçlendiremeyiz.

Sorumluluk duygusu oluşturamazsak kanun tek başına yeterli olmaz.

Bu nedenle medeniyetin ilk taşı beton değil, karakterdir.

GELECEK, BUGÜN SORUMLULUK ALANLARIN ESERİ OLACAK

Denizin dibindeki balık bize çalışmayı hatırlatıyor.

Deprem bize faniliği ve tedbiri hatırlatıyor.

Sabır bize imtihanı hatırlatıyor.

Kulluk bize özgürlüğün kaynağını düşündürüyor.

Kendini bulmak ise bütün bunların merkezinde duran soruyu önümüze koyuyor:

“Ben ne için yaşıyorum?”

Belki doğru cevap şudur:

Sadece kendimiz için değil.

Ailemiz için.

Milletimiz için.

Henüz doğmamış çocuklar için.

Ve nihayetinde bize verilen hayatın hesabını verebilmek için.

Bir toplumun gerçek büyüklüğü yaptığı gökdelenlerin yüksekliğiyle değil, insanına verdiği değerle ölçülür.

Bir devletin gücü yalnız silahıyla değil, vatandaşını koruma kapasitesiyle anlaşılır.

Bir insanın kıymeti de biriktirdiği servetle değil, arkasında bıraktığı hayırla ölçülür.

Bu yüzden bugün yapmamız gereken bellidir:

Deprem gelmeden şehri hazırlamak.
Kriz gelmeden devleti hazırlamak.
Yaşlılık gelmeden nesli hazırlamak.
Ölüm gelmeden kendimizi hazırlamak.

Çünkü gerçek mesele yalnız var olmak değildir.

Gerçek mesele, neden var olduğunu bilerek yaşamak; senden sonra gelecek insanlara daha sağlam, daha adil ve daha anlamlı bir dünya bırakabilmektir.

Ve belki medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur:

Kendisinin göremeyeceği yarınlar için bugün taş üstüne taş koyabilmek.

Yazar