Dr. Nedim BİRİNCİ
Bir Simülasyondan Daha Fazlası: Bir Şehrin Hafızası, Bir Milletin Geleceği
Sosyal medyada yayılan bir deprem simülasyonu, İstanbul’u yeniden aynı soruyla karşı karşıya bıraktı: “Büyük deprem olursa ne olacak?”
Görüntülerde Boğaz çevresi, tarihî yapılar, yoğun yerleşim alanları ve büyük bir sarsıntının ardından ortaya çıkabilecek yıkım senaryoları gösteriliyor. Paylaşımı yapan hesaplar, bunun İstanbul’da yaklaşık 7 büyüklüğündeki olası bir depremin etkilerini inceleyen bir çalışma olduğunu ileri sürüyor.
Elbette böyle bir görüntünün kim tarafından, hangi bilimsel modelle ve hangi teknik verilerle hazırlandığı ayrıca doğrulanmalıdır. Ancak görüntünün bize hatırlattığı temel gerçek tartışmaya açık değildir:
İstanbul büyük bir deprem riskiyle yaşamaktadır.
Fakat mesele yalnızca deprem değildir.
Mesele, deprem geldiğinde nasıl bir İstanbul’la karşılaşacağıdır.
Deprem Gelmeden Önce Sessizce Yıkılan Şehir
İnsan bazen büyük felaketleri bir anda gerçekleşen olaylar sanır.
Oysa bazı felaketler yıllar içinde hazırlanır.
Bir kaçak kat çıkıldığında…
Bir dere yatağı imara açıldığında…
Bir kolon kesildiğinde…
Bir bina denetlenmediğinde…
Bir toplanma alanı betonlaştırıldığında…
Bir çocuk deprem eğitimi almadan büyüdüğünde…
Bir mahallede insanların afet sırasında ne yapacağını bilmediği her gün…
Aslında felaket biraz daha yaklaşır.
Bu yüzden deprem yalnızca birkaç saniyelik yer hareketi değildir.
Bazen asıl yıkım, depremden yıllar önce başlayan ihmaldir.
İstanbul’u tehdit eden de tam olarak budur.
Fay hattı sessizdir.
Ama ihmaller konuşur.
İstanbul Bir Şehir Değil, Milyonlarca Hayattır
Haritalarda İstanbul büyük bir metropol olarak görünür.
Ama İstanbul haritadan ibaret değildir.
İstanbul sabah çocuğunu okula bırakan bir annedir.
Gece vardiyasından evine dönen bir işçidir.
Hastane nöbetindeki doktordur.
Boğaz’da balık tutan yaşlı adamdır.
Üniversite sınavına hazırlanan gençtir.
Torununu bekleyen büyükannedir.
Yeni evlenmiş bir çiftin ilk evidir.
Yıllarca çalışarak küçük bir daire almış emeklinin bütün birikimidir.
Deprem senaryolarında “bina sayısı”, “hasar oranı”, “riskli yapı” gibi ifadeler kullanıyoruz.
Fakat her binanın içinde bir hayat vardır.
Bir yatak odası vardır.
Bir çocuk odası vardır.
Bir aile albümü vardır.
Bir babanın yıllarca çalışarak aldığı eşyalar vardır.
Bir annenin mutfağı vardır.
Bir dedenin hatıraları vardır.
Deprem olduğunda yalnızca beton yıkılmaz.
Hayatların hikâyeleri de enkaz altında kalabilir.
İstanbul’un Altında Fay, Üstünde Tarih Var
İstanbul dünyanın en özel şehirlerinden biridir.
Bir tarafında Asya, diğer tarafında Avrupa.
Altında fay hatları, üstünde binlerce yıllık medeniyet.
Ayasofya…
Sultanahmet…
Süleymaniye…
Topkapı Sarayı…
Kapalıçarşı…
Dolmabahçe…
Rumeli Hisarı…
Yüzlerce cami, kilise, sinagog, han, hamam, çeşme ve tarihî yapı.
Bunların her biri yalnızca taş değildir.
Her birinde geçmişin nefesi vardır.
Bir duvarında Osmanlı’nın izi…
Bir kubbesinde İstanbul’un duası…
Bir avlusunda yüzyılların sessizliği…
Bir kapısında milyonlarca insanın hatırası vardır.
Bu nedenle büyük bir İstanbul depremi yalnızca bugünün insanlarını tehdit etmez.
Geçmişimizi de tehdit eder.
Bir tarihî yapının yıkılması bazen bir binanın yıkılmasından çok daha fazlasıdır.
Bir milletin hafızasından bir sayfanın kopmasıdır.
“Amerikalılar Neden İstanbul’u Simüle Ediyor?” Sorusu
Sosyal medyada görüntüler yayıldığında doğal olarak şu soru soruldu:
“Amerikalılar İstanbul depremi senaryosunu neden test ediyor?”
Bu soruyu küçümsemek de doğru değildir, bütün meseleyi bunun üzerinden açıklamak da.
İstanbul dünya çapında stratejik bir şehirdir.
Ekonomi için önemlidir.
Ticaret için önemlidir.
Boğazlar nedeniyle jeopolitik açıdan önemlidir.
Enerji yolları açısından önemlidir.
Karadeniz ile Akdeniz arasındaki bağlantının merkezindedir.
Bu nedenle yabancı ülkelerin, üniversitelerin, sigorta şirketlerinin, araştırma kuruluşlarının veya teknoloji merkezlerinin İstanbul için senaryo geliştirmesi şaşırtıcı değildir.
Fakat burada asıl üzerinde düşünmemiz gereken başka bir soru vardır:
Başkaları İstanbul için senaryo hazırlarken biz İstanbul için ne kadar hazırız?
Mesele budur.
Biz Kendi İstanbul Senaryomuzu Hazırladık mı?
7 büyüklüğünde deprem olursa ne olur?
7,2 olursa?
Gece yarısı olursa?
Kış günü olursa?
Elektrik kesilirse?
Doğalgaz hatlarında yangın çıkarsa?
Cep telefonu şebekeleri çökerse?
İnternet kesilirse?
Ana yollar kapanırsa?
Hastanelerden bazıları zarar görürse?
Bir köprü hizmet dışı kalırsa?
Milyonlarca insan aynı anda otomobiline binip şehri terk etmeye çalışırsa?
İşte devlet aklı bu soruları depremden önce sorar.
Çünkü afet yönetimi, deprem olduktan sonra iş makinelerini göndermekten ibaret değildir.
Gerçek afet yönetimi:
Deprem olmadan önce felaketin büyüklüğünü küçültmektir.
İlk 72 Saat: İnsan İnsana Muhtaç Olacak
Büyük bir İstanbul depreminde en kritik meselelerden biri ilk saatler olacaktır.
İstanbul o kadar büyük bir şehir ki profesyonel ekiplerin aynı anda her noktaya ulaşması mümkün olmayabilir.
İşte o zaman bir gerçek ortaya çıkacaktır:
İlk kurtarıcımız bazen AFAD görevlisi olmayacaktır.
İlk kurtarıcımız komşumuz olacaktır.
Yan apartmandaki genç olacaktır.
Mahalledeki sağlık çalışanı olacaktır.
Sokağımızdaki gönüllü olacaktır.
Bu nedenle her mahallede afet gönüllüleri oluşturulmalıdır.
İlk yardım eğitimi yaygınlaştırılmalıdır.
Temel kurtarma ekipmanları belirli noktalarda hazır tutulmalıdır.
Mahalle haberleşme sistemleri oluşturulmalıdır.
Çünkü büyük afetlerde devlet ne kadar güçlü olursa olsun toplum örgütlü değilse müdahale gecikebilir.
“Anne, Deprem Olursa Beni Nerede Bulacaksın?”
Belki de deprem meselesini en doğru anlatan soru budur.
Bir çocuk annesine sorsa:
“Anne, deprem olursa beni nerede bulacaksın?”
Kaç aile bu sorunun cevabını biliyor?
Aile buluşma noktası belirledik mi?
Çocuklarımız hangi toplanma alanına gideceğini biliyor mu?
Evde deprem çantamız var mı?
Dolaplarımız sabit mi?
Doğalgazı nasıl kapatacağımızı biliyor muyuz?
Önemli belgelerimizi güvenli bir yerde tutuyor muyuz?
İlk yardım biliyor muyuz?
Çünkü afet hazırlığı yalnızca devletin hazırlığı değildir.
Bir milletin afet kültürü, evin salonunda başlar.
Betonun Dayanıklılığı Kadar İnsan Psikolojisi de Önemlidir
Deprem yalnızca binaları sarsmaz.
İnsan zihnini de sarsar.
Panik bazen depremin kendisi kadar büyük tehlike yaratabilir.
İnsanlar aynı anda merdivenlere koşabilir.
Araçlarına binip yolları kilitleyebilir.
Yanlış bilgiler sosyal medyada yayılabilir.
Aileler birbirlerine ulaşamadıkları için büyük korku yaşayabilir.
Bu nedenle afet eğitiminin psikolojik boyutu da güçlendirilmelidir.
İnsanlara yalnızca “çök-kapan-tutun” öğretilmemelidir.
Aynı zamanda;
kriz anında sakin kalma,
doğru bilgiye ulaşma,
çocukları koruma,
yaşlılara yardım etme,
engellileri tahliye etme,
komşuluk dayanışması
öğretilmelidir.
İstanbul’un En Büyük Gücü Komşuluk Olabilir
Modern şehir hayatı insanları birbirinden uzaklaştırdı.
Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var.
Fakat büyük bir deprem olduğunda o yabancı sandığımız komşu hayatımızı kurtarabilir.
Bu nedenle deprem hazırlığı aynı zamanda toplumsal dayanışma meselesidir.
Mahalleler yeniden birbirini tanımalıdır.
Kim doktor?
Kim hemşire?
Kim elektrikçi?
Kim inşaat ustası?
Kim yaşlı?
Kim tek başına yaşıyor?
Hangi evde engelli vatandaş var?
Bütün bunlar afet öncesinde bilinirse kriz anında çok büyük avantaj sağlar.
Belki de İstanbul’u kurtaracak en güçlü teknoloji yalnızca yapay zekâ olmayacaktır.
İnsanların birbirini tanıması olacaktır.
İstanbul Depremi Bir Millî Güvenlik Meselesidir
İstanbul Türkiye’nin kalbidir.
Ekonominin önemli bir bölümü burada döner.
Finans burada.
Sanayi burada.
Ticaret burada.
Limanlar burada.
Uluslararası şirketler burada.
Ulaşım ağlarının büyük bölümü burada kesişir.
Bu nedenle büyük bir İstanbul depremi yalnızca yerel bir afet değildir.
Türkiye’nin üretimini, finansını, lojistiğini ve kamu düzenini etkileyebilir.
Bu açıdan deprem hazırlığı aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.
Nasıl devletler savaş planları hazırlıyorsa büyük afet planlarını da aynı ciddiyetle hazırlamalıdır.
Çünkü bazen bir ülkenin dayanıklılığını tank sayısından önce şehirlerinin dayanıklılığı belirler.
Türkiye’nin Her Şeyi İstanbul’a Yığılmamalı
Burada daha büyük bir stratejik mesele vardır.
Türkiye yıllar boyunca sanayisini, ticaretini ve nüfusunu Marmara çevresinde yoğunlaştırdı.
Bu ekonomik olarak büyük avantajlar sağladı.
Fakat aynı zamanda büyük risk oluşturdu.
Eğer ülkenin üretim kapasitesinin çok büyük bölümü aynı coğrafyada toplanırsa doğal afetler karşısında kırılganlık artar.
Bu nedenle Anadolu yeniden güçlü üretim merkezleriyle ayağa kaldırılmalıdır.
Konya…
Kayseri…
Ankara…
Eskişehir…
Samsun…
Sivas…
Gaziantep…
Adana…
Mersin…
ve diğer şehirler yeni sanayi, teknoloji, lojistik ve eğitim merkezleri hâline getirilmelidir.
Amaç İstanbul’u zayıflatmak değildir.
Türkiye’yi daha dengeli ve güçlü hâle getirmektir.
Kentsel Dönüşüm Bina Yenilemek Değildir
Kentsel dönüşüm yıllardır konuşuluyor.
Fakat dönüşüm yalnızca eski binayı yıkıp yerine yenisini yapmak değildir.
Bir mahalle dönüştürülüyorsa;
yolları,
toplanma alanları,
itfaiye erişimi,
hastaneleri,
okulları,
altyapısı,
enerji sistemleri,
su hatları
bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Bina sağlam olsa bile sokağa itfaiye giremiyorsa sorun vardır.
Hastane sağlam olsa bile ulaşım yolu kapalıysa sorun vardır.
Toplanma alanı yoksa sorun vardır.
Bu nedenle artık “bina dönüşümü” değil,
şehir dayanıklılığı
konuşmalıyız.
Yapay Zekâ İstanbul’u Depremden Önce Görmeli
Teknoloji bugün bize çok büyük imkân sunuyor.
İstanbul’un dijital ikizi oluşturulabilir.
Binalar tek tek analiz edilebilir.
Hangi mahallede kaç kişi yaşıyor?
Hangi bina kaç yaşında?
Zemin yapısı nasıl?
Hangi yollar kapanabilir?
Hangi hastane ne kadar kapasiteye sahip?
Yangın nerelerde çıkabilir?
Su şebekesinin hangi bölümü zarar görebilir?
Bütün bunlar modellenebilir.
Yapay zekâ binlerce farklı senaryoyu analiz edebilir.
Böylece depremden sonra enkazı saymak yerine, depremden önce riski azaltabiliriz.
Asıl teknoloji budur.
Depremi Unutmak En Büyük Tehlikedir
Türkiye’de büyük depremlerden sonra aynı manzarayı defalarca yaşadık.
İlk günlerde herkes konuşur.
Televizyonlarda uzmanlar çıkar.
Toplantılar yapılır.
Kentsel dönüşüm tartışılır.
Deprem çantaları hazırlanır.
Sonra zaman geçer.
Gündem değişir.
Deprem unutulur.
Ama fay unutmaz.
İşte asıl tehlike budur.
Depremi konuşmak değil, depremi unutmak tehlikelidir.
Çünkü deprem zamanı bizim gündemimize göre belirlenmez.
Bir Gün O Telefon Çalmayabilir
Büyük bir depremden sonra insanın aklına ilk gelen şey malı değildir.
Telefonuna sarılır.
Annesini arar.
Babasını arar.
Çocuğunu arar.
Eşini arar.
Kardeşini arar.
Ve bazen telefon çalmaz.
İşte deprem hazırlığının gerçek anlamı burada ortaya çıkar.
Kentsel dönüşüm yalnızca bina güçlendirmek değildir.
Bir annenin çocuğuna yeniden sarılabilmesini sağlamaktır.
Bir babanın ailesini enkaz altında aramamasıdır.
Bir çocuğun annesini beklememesidir.
Bir yaşlının yardım gelmesini günlerce beklememesidir.
Bütün planların, yönetmeliklerin, bütçelerin ve toplantıların nihai amacı budur:
İnsan hayatını korumak.
Başkalarının Simülasyonuna Bakmak Yerine Kendi Geleceğimizi Hazırlayalım
Sosyal medyada gördüğümüz görüntü gerçek bir bilimsel simülasyon da olabilir, farklı bir çalışmanın görüntüsü de olabilir.
Bu ayrıca araştırılır.
Fakat bizim için önemli olan başka bir şeydir.
O görüntü bizi korkutmak yerine uyandırmalıdır.
“Amerikalılar İstanbul’u neden simüle ediyor?” diye sormak mümkündür.
Fakat daha güçlü soru şudur:
Türkiye İstanbul’un geleceğini ne kadar simüle ediyor?
Kaç senaryomuz var?
Kaç mahallemiz hazır?
Kaç binamız gerçekten güvenli?
Kaç vatandaşımız ne yapacağını biliyor?
Kaç çocuğumuz deprem eğitimi aldı?
Kaç toplanma alanımız gerçekten kullanılabilir?
Bu soruların cevapları geleceğimizi belirleyecektir.
İstanbul’un Kaderi Bizim Ellerimizde
Depremin gününü bilmiyoruz.
Saatini bilmiyoruz.
Büyüklüğünü kesin olarak bilmiyoruz.
Ama bir şeyi biliyoruz:
Hazırlanabiliriz.
İstanbul’un kaderini yalnızca fay hatları belirlemek zorunda değildir.
Bilim belirleyebilir.
Akıl belirleyebilir.
Planlama belirleyebilir.
Dayanışma belirleyebilir.
Vicdan belirleyebilir.
Devlet iradesi belirleyebilir.
Toplum bilinci belirleyebilir.
Bugün İstanbul için yapacağımız her güçlendirme, belki yarın bir insanın hayatını kurtaracaktır.
Bugün verdiğimiz her deprem eğitimi, belki bir çocuğun hayatta kalmasını sağlayacaktır.
Bugün koruduğumuz her toplanma alanı, yarın binlerce insana güvenli bir yer olacaktır.
Bugün denetlediğimiz her bina, yarın bir ailenin mezarı olmaktan kurtulabilir.
Bu nedenle artık depremi yalnızca korkuyla değil, sorumlulukla konuşmalıyız.
Çünkü İstanbul bize atalarımızdan kalan bir miras olduğu kadar çocuklarımızdan aldığımız bir emanettir.
Ve emanete sahip çıkmanın yolu beklemek değil, hazırlanmaktır.
Deprem İstanbul’u sınayacaktır.
Fakat asıl soru şudur: Biz o sınava hazırlanıyor muyuz?

DÜNYAYI KİM YÖNETİYOR?
Anafartalar Zaferi’nin Çanakkale Cephesi’ndeki Askeri ve Tarihsel Önemi
Var Olmak, Hazırlanmak Ve İz Bırakmak
İstanbul’u Deprem Değil, Hazırlıksızlık Yıkar
Ana Dil Bir Halkın Hafızasıdır: Gagauz Türkçesi Yaşarsa Gagauz Kimliği Yaşar
1 Ağustos: Kıbrıs Türkü’nün Hafızasında Direniş, Vatan ve Var Olma İradesi
Karakalpak Türkleri: Aral’ın Kıyısından Türk Dünyasının Geleceğine
TRAKYA’NIN DÖRT BİSİKLETÇİSİ 4 BİN 655 METREDE TÜRK BAYRAĞINI DALGALANDIRDI
Öztürkler, Türk Dünyası Aba Güreşi Turnuvası Finallerine Katıldı