Rafet ULUTÜRK

Rusya’nın Gölgesinden Küresel Güç Mücadelesine: Türk Dünyası Kendi Geleceğini Kurmak Zorundadır

Türk Dünyasının Birliği, İslam Dünyasının Güvenliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Tarihî Sorumluluğu

Bir milletin büyüklüğü yalnızca geçmişte kurduğu devletlerle değil, gelecekte kuracağı düzenle ölçülür. Türk dünyasının önündeki tarihî mesele artık yalnızca bağımsızlığını korumak değildir. Bağımsız devletlerin ortak güvenliğini, refahını ve geleceğini inşa edebilecek bir medeniyet merkezi oluşturmaktır.

BİR SALONDAN ÇIKANLAR, SALONDA KALANLAR VE TARİHİN SORDUĞU SORU

Uluslararası siyasette bazen bir konuşma, bazen bir diplomatik protesto, bazen de bir toplantı salonunda sergilenen tavır, devletlerin stratejik önceliklerini tartışmaya açar.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un konuşması sırasında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ve bazı Müslüman ülkelerin temsilcilerinin salonu terk ettiği, buna karşılık bazı Türk cumhuriyetlerinin temsilcilerinin salonda kaldığı yönündeki haberler, Türk dünyasının geleceği hakkında önemli bir tartışma başlatmıştır.

Bu olayın bütün ayrıntıları, özellikle hangi heyetlerin hangi gerekçelerle hareket ettiği ve çıkışın ortak bir işaretle gerçekleştiği iddiası, bağımsız biçimde doğrulanmadan kesin kabul edilmemelidir.
Ancak tartışmanın kendisi son derece önemlidir.

Çünkü mesele yalnızca İsrail değildir.
Mesele yalnızca Filistin değildir.

Mesele yalnızca bir diplomatik toplantıda kimin ayağa kalktığı veya kimin yerinde oturduğu da değildir.

Asıl mesele, Türk dünyasının küresel güç mücadelesinde nerede duracağı ve geleceğini hangi stratejik temeller üzerine kuracağıdır.
Bugün dünya yeniden şekilleniyor.

Rusya eski nüfuz alanlarını korumaya çalışıyor. Çin ekonomik ve teknolojik gücünü genişletiyor. Amerika Birleşik Devletleri küresel etkinliğini sürdürmek istiyor. Avrupa yeni güvenlik ve enerji arayışları içerisinde bulunuyor. İsrail ise Orta Doğu’daki güvenlik ve dış politika hedefleri doğrultusunda hareket ediyor.

Peki Türk dünyası?
Yaklaşık otuz beş yıldır bağımsızlığını güçlendirmeye çalışan Türk cumhuriyetleri, bu büyük güç mücadelesinde nasıl bir yol izleyecek?
Başkalarının güvenlik hesaplarında yer alan devletler olarak mı kalacaklar?

Yoksa ortak tarihlerini, ekonomik imkânlarını ve stratejik konumlarını birleştirerek yeni bir güç merkezi mi oluşturacaklar?

İşte bu sorunun cevabı yalnızca Türk dünyasının değil, geniş anlamda İslam dünyasının da geleceğini ilgilendirmektedir.
Benim savunduğum düşünce açıktır:

Türkiye Cumhuriyeti, Türk dünyasının ortak güvenlik ve iş birliği mimarisinin merkezinde yer almalıdır. İslam dünyasının barış ve güvenliğine de en güçlü katkılardan birini Türkiye merkezli, adalete dayanan bir bölgesel dayanışma sağlayabilir.
Ancak bu hedefin gerçekleşmesi için tarihî kardeşliği somut stratejik güce dönüştürmek zorundayız.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ YALNIZCA BİR DEVLET DEĞİL, TARİHÎ BİR GÜVEN MERKEZİDİR

Türkiye Cumhuriyeti’ni yalnızca bugünkü sınırları içerisinde değerlendirmek, Türk milletinin tarihî birikimini eksik okumaktır.

Türkiye, Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e uzanan büyük bir devlet tecrübesinin mirasçısıdır.
Bu mirasın içerisinde askerî güç vardır.
Diplomasi vardır.
Devlet teşkilatı vardır.
Hukuk ve yönetim tecrübesi vardır.
Farklı milletlerle birlikte yaşama kültürü vardır.

Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu arasında yüzyıllar boyunca oluşmuş tarihî ilişkiler vardır.
Ancak Türkiye’nin bugünkü gücü yalnızca tarihinden kaynaklanmamaktadır.

Türkiye aynı zamanda gelişmiş bir savunma sanayisine, önemli bir üretim kapasitesine, güçlü diplomatik ilişkilere ve stratejik coğrafi konuma sahiptir.

Karadeniz’e açılan kapıları kontrol eden boğazlara sahiptir.
Avrupa ile Asya arasında bağlantı kurmaktadır.

Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındadır.
Bütün bu özellikler Türkiye’ye önemli sorumluluklar yüklemektedir.
Fakat burada temel bir ilkeyi açıkça ortaya koymalıyız:

Türkiye’nin Türk dünyasının güvenlik merkezi olması, diğer Türk devletlerinin Türkiye’ye siyasi olarak bağlanması anlamına gelmemelidir.
Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan bağımsız ve egemen devletlerdir.

Onların bağımsızlığı Türk dünyasının ortak kazanımıdır.
Türkiye’nin tarihî görevi bu bağımsızlıkları ortadan kaldırmak değil, daha güçlü ve güvenli hâle gelmelerine katkı sağlamaktır.

Bu nedenle savunduğumuz Türkiye merkezli birlik anlayışı, siyasi hâkimiyete değil; karşılıklı güvene, eşit ortaklığa ve gönüllü dayanışmaya dayanmalıdır.
Çünkü gerçek kardeşlikte üstünlük değil, sorumluluk vardır.

EY TÜRK CUMHURİYETLERİ! RUSYA’NIN GÖLGESİNDEN ÇIKARKEN YENİ BAĞIMLILIKLARA GİRMEYİN

1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında Türk dünyası için yeni bir dönem başladı.

Bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetleri kendi bayraklarını göndere çekti.
Millî marşlarını yeniden düzenledi.
Devlet kurumlarını oluşturdu.

Uluslararası toplumun bağımsız üyeleri hâline geldi.
Fakat siyasi bağımsızlık ile stratejik bağımsızlık aynı şey değildir.

Bugün Rusya’nın Orta Asya üzerindeki etkisi geçmişteki Sovyet yönetimiyle aynı olmasa da ekonomik, askerî, kültürel ve siyasi bağlar üzerinden devam etmektedir.

Çin’in bölgedeki ekonomik ağırlığı giderek artmaktadır.
Batılı devletler enerji, ticaret ve güvenlik alanlarında yeni ortaklıklar geliştirmektedir.

İsrail de bazı Türk cumhuriyetleriyle savunma teknolojileri ve diplomasi alanlarında ilişkiler kurmaktadır.
Bunların her biri devletler arasındaki normal ilişkilerin parçası olabilir.

Ancak dikkat edilmesi gereken önemli bir tehlike bulunmaktadır:
Bir dış gücün etkisinden kurtulmak için başka bir dış güce bağımlı olmak, gerçek bağımsızlık değildir.

Dün Moskova’nın kararlarını bekleyen bir yönetim anlayışının yarın Washington’ın, Pekin’in veya Tel Aviv’in kararlarını beklemesi bağımsızlık sorununu çözmez.

Çünkü büyük güçler öncelikle kendi millî çıkarlarını korur.
Rusya kendi çıkarlarını savunur.
Çin kendi çıkarlarını savunur.
Amerika kendi çıkarlarını savunur.

İsrail kendi çıkarlarını savunur.
Peki Türk dünyası kendi ortak çıkarlarını ne kadar güçlü savunabiliyor?
Asıl cevaplanması gereken soru budur.

Türk cumhuriyetlerinin güvenliği başka devletlerle ilişki kurmaktan vazgeçmelerine değil, bu ilişkileri bağımsız biçimde yönetebilmelerine bağlıdır.
Türkiye burada güvenilir bir ortak ve stratejik denge unsuru olabilir.

Ancak bunun için söylemden çok daha fazlasına ihtiyacımız vardır.
Ortak sanayi, ortak teknoloji, ekonomik dayanışma ve etkili diplomatik koordinasyon gerekir.

Çünkü bağımsızlık yalnızca bayrak sahibi olmak değil, kendi geleceğin hakkında karar verebilecek güce sahip olmaktır.

İSRAİL TÜRK DÜNYASININ GÜVENLİĞİNİN TEMİNATI OLABİLİR Mİ?

Bu soruyu duygularla değil, stratejik akılla değerlendirmeliyiz.

İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişkiler, özellikle savunma sanayisi ve bölgesel güvenlik bakımından önemlidir.
Azerbaycan’ın kendi güvenlik ihtiyaçları vardır.

Karabağ meselesi ve geçmişte yaşanan savaşlar, Azerbaycan’ın dış politika tercihlerinin şekillenmesinde etkili olmuştur.
Bu gerçekleri yok sayamayız.
Ancak şu soruyu da sormak zorundayız:

Bir Türk devletinin güvenliği, başka bir devletin değişen çıkarlarına ne kadar bağlanabilir?
Bugün çıkarları örtüşen ülkelerin yarın aynı siyasi çizgide hareket edeceğinin garantisi var mıdır?

Elbette yoktur.
Uluslararası ilişkilerde kalıcı güvenlik yalnızca silah satın almakla sağlanmaz.
Teknoloji üretmek gerekir.
Ekonomik bağımsızlık gerekir.
Diplomatik ortaklıklar gerekir.
Toplumsal dayanışma gerekir.
Ve en önemlisi, güvenilir bölgesel ilişkiler gerekir.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakın iş birliği bu açıdan önemli bir örnektir.
Ancak bu ilişkiyi yalnızca iki devletle sınırlı tutmamalıyız.
Türk dünyasının bütün ülkeleri arasında benzer güven mekanizmaları geliştirilebilir.
Türk devletlerinin güvenliği başka başkentlerin stratejik hesaplarına teslim edilmemelidir.

Türkiye Cumhuriyeti, bu güvenlik mimarisinin merkezinde yer alabilecek tarihî tecrübeye ve önemli kurumsal imkânlara sahiptir.
Fakat bu merkezî rol, ortak iradeyle güç kazanmalıdır.

TÜRK DÜNYASI İLE İSLAM DÜNYASINI AYIRMAK KİMİN İŞİNE YARAR?

Bugün üzerinde durmamız gereken en önemli stratejik meselelerden biri budur.

Türk dünyası ile İslam dünyasını birbirine rakip iki siyasi blok gibi göstermek son derece tehlikelidir.
Çünkü Türk tarihi ile İslam medeniyeti arasında derin bağlar bulunmaktadır.

Karahanlılardan Selçuklulara, Osmanlılardan günümüz Türk cumhuriyetlerine kadar uzanan tarihî süreçte Türkler, İslam medeniyetinin siyasi, askerî, kültürel ve ilmî gelişimine önemli katkılar sunmuştur.

Ancak Türk dünyasının tarihî ve kültürel kimliği yalnızca dinî aidiyetten ibaret değildir.
Türk dünyasında farklı inançlara sahip topluluklar da bulunmaktadır.

Bu nedenle Türk kimliğini tek bir dinî anlayışa indirgemek doğru değildir.
Aynı şekilde İslam dünyasını yalnızca Arap dünyasından ibaret görmek de büyük bir hatadır.

Türkiye, Türk dünyası ile İslam dünyası arasında güçlü bir diplomatik ve kültürel bağlantı oluşturabilir.
İşte burada Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihî sorumluluğu ortaya çıkmaktadır.

Türkiye, Türk dünyasının güvenliğini güçlendirirken İslam dünyasının barışına ve istikrarına da katkı sunabilecek önemli bir ülkedir.
Ancak bu hedefin gerçekleşmesi için dinî veya etnik kutuplaşma değil, adalet merkezli bir dış politika gerekir.

Çünkü Müslüman ülkelerin güvenliği, yalnızca aynı inancı paylaşmalarından kaynaklanmaz.
Ortak ekonomik çıkarlar, güvenilir diplomasi, hukuk ve karşılıklı dayanışma da gereklidir.

Bugün Filistin halkının yaşadığı acılar karşısında ortaya konulan tepkiler de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Filistin meselesi yalnızca Müslümanların meselesi değildir.

Aynı zamanda insan hakları, uluslararası hukuk, sivillerin korunması ve halkların kendi kaderini tayin hakkıyla ilgilidir.

Bugün Filistin için savunduğumuz adalet, yarın herhangi bir Türk devletinin güvenliği tehdit edildiğinde de savunmamız gereken ilkedir.
Adaletin milliyeti olmaz.
Hukukun dini olmaz.
İnsan onurunun sınırı olmaz.

TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ İLE ORTA ASYA’NIN GÜVENLİĞİ ARTIK BİRBİRİNDEN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ

Bir zamanlar Anadolu ile Orta Asya arasındaki ilişkiler büyük ölçüde tarihî ve kültürel bağlar üzerinden değerlendiriliyordu.
Bugün ise bu ilişkiler doğrudan ekonomik ve stratejik önem taşımaktadır.

Hazar Denizi, Orta Koridor, enerji hatları ve uluslararası ticaret yolları Türk dünyasının ülkelerini birbirine daha fazla bağlamaktadır.
Kazakistan’ın ekonomik istikrarı Türkiye açısından önemlidir.
Azerbaycan’ın güvenliği Türkiye açısından önemlidir.
Özbekistan’ın kalkınması Türk dünyasının ekonomik kapasitesini artırabilir.
Kırgızistan’ın siyasi istikrarı bölgesel dayanışmaya katkı sağlar.

Türkmenistan’ın enerji kaynakları ve ulaştırma bağlantıları ortak projeler için fırsatlar oluşturur.
Bu nedenle Türk dünyasının güvenliğini yalnızca askerî bir mesele olarak değerlendiremeyiz.

Güvenlik aynı zamanda ekonomidir.
Güvenlik enerjidir.
Güvenlik eğitimdir.
Güvenlik teknolojidir.
Güvenlik gıda üretimidir.
Güvenlik, toplumların geleceğe güvenle bakabilmesidir.

Bir Türk devleti ekonomik kriz yaşarken diğerleri tamamen ilgisiz kalıyorsa ortak güvenlikten söz etmek zordur.
Bir Türk devletinin enerji hatları tehdit altındayken diğerleri alternatif geliştiremiyorsa stratejik dayanışma eksiktir.

Bir Türk cumhuriyetinin gençleri kendi ülkelerinde gelecek göremiyorsa yalnızca askerî yatırımlarla kalıcı güvenlik sağlanamaz.
Gerçek güvenlik, insanın kendi ülkesinde onurlu, huzurlu ve müreffeh yaşayabilmesidir.

Türkiye merkezli bir Türk dünyası stratejisinin temelinde bu anlayış bulunmalıdır.

TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI ARTIK STRATEJİK BİR GÜVENLİK MİMARİSİ GELİŞTİRMELİDİR

Türk Devletleri Teşkilatı, Türk dünyasının geleceği bakımından önemli bir kurumsal zemindir.

Ancak artık yalnızca zirveler düzenlemek, ortak bildiriler yayımlamak ve kültürel etkinlikler gerçekleştirmek yeterli değildir.
Yeni dönemde daha somut hedefler belirlenmelidir.

Öncelikle Türk devletleri arasında sürekli çalışan bir stratejik istişare mekanizması oluşturulmalıdır.

Bu mekanizma uluslararası krizleri değerlendirmeli, ortak riskleri analiz etmeli ve devletlerin birbirlerinin güvenlik kaygılarını daha iyi anlamasını sağlamalıdır.
İkinci olarak ekonomik dayanışma güçlendirilmelidir.
Ortak yatırım fonları kurulabilir.

Sanayi bölgeleri arasında üretim ortaklıkları geliştirilebilir.
Ticaretin önündeki engeller azaltılabilir.
Üçüncü olarak teknoloji alanında iş birliği artırılmalıdır.

Yapay zekâ, siber güvenlik, uzay teknolojileri, haberleşme sistemleri ve savunma sanayisi Türk dünyasının ortak çalışma alanları olmalıdır.
Dördüncü olarak ulaştırma ve enerji altyapıları güçlendirilmelidir.

Orta Koridor yalnızca transit taşımacılık projesi olarak görülmemelidir.
Bu koridorun çevresinde üretim merkezleri, lojistik üsler, üniversiteler ve teknoloji bölgeleri kurulmalıdır.

Beşinci olarak eğitim ve kültür alanında ortak kurumlar geliştirilmelidir.
Türk dünyasının gençleri birbirlerini yalnızca tarih kitaplarından tanımamalıdır.

Birlikte eğitim görmeli, birlikte araştırma yapmalı ve birlikte üretmelidir.
Bütün bunların üzerinde ise şu ilke bulunmalıdır:

Türk dünyasının güvenliği, ortak akla dayanan gönüllü dayanışmayla güçlendirilmelidir.
Türkiye bu sürecin öncülerinden biri olmalıdır.
Ancak diğer devletlerin eşit ortaklığı ve egemenliği her aşamada korunmalıdır.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÇATISI: SİYASİ HÂKİMİYET DEĞİL, ORTAK GÜVENLİK VE MEDENİYET VİZYONU

Burada özellikle açıklamak istediğim bir düşünce bulunmaktadır.

Türk dünyasının Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında güvende olacağına inanıyorum.
Fakat bu ifadeyle kastettiğim şey, bağımsız Türk devletlerinin kendi egemenliklerinden vazgeçmesi değildir.

Benim savunduğum çatı; Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde, bağımsız Türk devletlerinin eşit katılımıyla oluşturulacak güçlü bir iş birliği ve güvenlik mimarisidir.

Bu çatının temelinde hukuk bulunmalıdır.
Ortak ekonomik çıkarlar bulunmalıdır.
Güvenilir diplomasi bulunmalıdır.
Bilim ve teknoloji bulunmalıdır.
Kültürel dayanışma bulunmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihî tecrübesi ve stratejik konumu bu yapıya önemli katkılar sağlayabilir.

Ancak Türkiye’nin gücü, diğer Türk devletlerini kendisine bağımlı kılmasından değil, onların kendi ayakları üzerinde daha sağlam durabilmelerine yardım etmesinden doğacaktır.

Çünkü güçlü kardeşler arasında kurulan birlik, zayıf ve bağımlı devletler arasında kurulan ilişkilerden çok daha kalıcıdır.
Burada yeni bir anlayış geliştirmeliyiz:

Tek merkezden yönetilen bir Türk dünyası değil, ortak hedefler etrafında birleşen güçlü Türk devletleri.
Tek tip siyasi sistem değil, ortak hukuk ve iş birliği ilkeleri.

Başka milletlere karşı kurulmuş bir cephe değil, kendi güvenliğini sağlayabilen bir medeniyet ve kalkınma alanı.
İşte Türkiye merkezli güvenlik vizyonu böyle bir anlayışla güçlenebilir.

İSLAM DÜNYASININ GÜVENLİĞİ DE TÜRKİYE’NİN GÜÇLENMESİYLE YAKINDAN İLİŞKİLİDİR

İslam dünyası bugün çok farklı siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Filistin meselesi devam etmektedir.

Orta Doğu’da istikrarsızlıklar yaşanmaktadır.
Bazı Müslüman ülkeler dış müdahalelerin etkisi altındadır.
Bazılarında ekonomik sorunlar ağırlaşmaktadır.

Bazılarında ise siyasi kurumların güçlendirilmesine ihtiyaç vardır.
Bu tablo karşısında Türkiye’nin önemli bir rol üstlenebileceğini düşünüyorum.
Ancak İslam dünyasının güvenliğini tek bir devletin sağlayabileceğini söylemek gerçekçi olmaz.

Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Endonezya, Malezya, Katar ve diğer Müslüman ülkeler de kendi imkânları ve sorumluluklarıyla bu güvenliğin parçasıdır.
Türkiye’nin katkısı, bu ülkelerle karşılıklı saygıya dayanan iş birliğini güçlendirmek olabilir.

Çünkü İslam dünyasının ihtiyacı yeni bir hâkimiyet mücadelesi değildir.
İslam dünyasının ihtiyacı ortak sorunlara ortak çözümler geliştirebilmektir.

Türkiye burada diplomatik arabuluculuk, savunma teknolojileri, insani yardım, ticaret ve eğitim alanlarında önemli bir merkez olabilir.

Türk dünyasının güçlenmesi ile İslam dünyasının güvenliği birbirine rakip hedefler değildir. Doğru stratejiyle birbirini destekleyen iki büyük iş birliği alanına dönüşebilir.
Türkiye’nin tarihî sorumluluğu da bu iki alan arasında güven oluşturmaktır.

YENİ NESİL TÜRK DÜNYASININ GELECEĞİNİ KURMALIDIR

Bugün Türk cumhuriyetlerinde yetişen yeni nesil, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki dünyada büyüdü.

Bu gençlerin önemli bir bölümü bağımsızlık döneminin çocuklarıdır.

Yeni teknolojilerle yetişmektedir.
Dünyayı takip etmektedir.
Farklı ülkelerde eğitim görmektedir.
Yeni ekonomik fırsatlar aramaktadır.

Bu neslin beklentileri geçmişten farklıdır.
Daha fazla özgürlük istemektedir.
Daha iyi eğitim istemektedir.
Liyakat istemektedir.
Hukuk güvenliği istemektedir.
Ekonomik fırsatlar istemektedir.
Türk dünyasının geleceği bu beklentilere cevap verebilen kurumlarla kurulacaktır.

Bu nedenle devlet yönetimlerinde yeni neslin daha fazla sorumluluk üstlenmesi önemlidir.
Ancak mesele yalnızca genç yöneticilerin göreve gelmesi değildir.

Mesele yeni bir yönetim anlayışının gelişmesidir.
Bilime önem veren…
Yolsuzlukla mücadele eden…
Kamu kaynaklarını koruyan…
Halkına hesap verebilen…

Dış politikada bağımsız karar alabilen…
Kendi kültürüne sahip çıkarken dünyayla ilişkilerini geliştiren bir anlayışa ihtiyaç vardır.

Türk dünyasının geleceğini yalnızca güçlü liderler değil, güçlü kurumlar ve yetişmiş insanlar belirleyecektir.

BALKANLARDAN ORTA ASYA’YA: TÜRK DÜNYASININ GÜCÜ SINIRLARIN ÖTESİNDEDİR

Biz Bulgaristan Türkleri olarak bir gerçeği çok iyi biliyoruz.
Bir milletin kimliği yalnızca devlet sınırlarıyla korunmaz.
Dil ile korunur.
Kültür ile korunur.
Eğitim ile korunur.
Tarihî hafıza ile korunur.
Aile ile korunur.
Toplumsal dayanışma ile korunur.

Bulgaristan Türkleri geçmişte ağır baskılarla karşılaştı.
İsim değiştirme politikalarını yaşadı.
Dil ve kültür üzerindeki baskıları gördü.

1989 yılında büyük göçün acılarını yaşadı.
Fakat bütün bu süreçlerde kimliğini koruma mücadelesini sürdürdü.
Bu tarih bize önemli bir ders vermektedir:
Devletlerin siyasi gücü değişebilir. Ancak güçlü kültürel bağlar nesiller boyunca yaşayabilir.

Bugün Balkan Türkleri, Avrupa’daki Türk toplulukları ve Orta Asya’daki Türk halkları arasında geliştirilecek ilişkiler, Türk dünyasının ortak geleceğine katkı sağlayacaktır.
Ancak bu ilişkiler yaşadıkları ülkelerin egemenliğine ve hukukuna saygı temelinde yürütülmelidir.

Türk dünyasının kültürel gücü sınır değiştirmekten değil, sınırlar arasında dostluk ve iş birliği kurabilmekten doğmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti bu kültürel dayanışmanın önemli merkezlerinden biri olabilir.

TÜRK DÜNYASININ ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK TEHLİKE: STRATEJİK DAĞINIKLIK

Bugün Türk dünyasının önündeki en büyük tehlikeyi yalnızca Rusya, Çin, İsrail veya başka bir dış güç olarak görmek eksik bir değerlendirmedir.
Dış güçler kendi çıkarlarını koruyacaktır.
Asıl tehlike, Türk devletlerinin ortak çıkarlarını yeterince tanımlayamamasıdır.

Birlikte üretmeyen devletler ekonomik bakımdan başkalarına bağımlı kalabilir.
Birlikte teknoloji geliştirmeyen devletler stratejik alanlarda dışarıdan satın almaya mecbur olabilir.

Birbirleriyle düzenli istişare etmeyen devletler uluslararası krizlerde farklı yönlere savrulabilir.
Gençlerini yetiştiremeyen devletler gelecekte nitelikli insan kaynağı sıkıntısıyla karşılaşabilir.

Bu nedenle Türk dünyasının önündeki temel görev yalnızca siyasi birlik söylemini güçlendirmek değildir.
Ortak ekonomik, bilimsel, teknolojik ve diplomatik kapasite oluşturmaktır.

Türkiye’nin öncülüğünde geliştirilecek stratejik iş birliği, ancak bu alanlarda somut sonuçlar üretirse kalıcı olacaktır.

Aksi hâlde büyük sözler söylenir, zirveler düzenlenir, ortak fotoğraflar çekilir; fakat tarihî fırsatlar değerlendirilemeden geçip gider.

TÜRK DÜNYASI KENDİ GÜVENLİK DOKTRİNİNİ OLUŞTURMALIDIR

Artık Türk dünyasının uzun vadeli bir güvenlik ve kalkınma doktrinine ihtiyacı vardır.

Bu doktrinin temelinde beş stratejik ilke bulunmalıdır.
Birinci ilke: Egemenlik ve bağımsızlık.

Hiçbir Türk devletinin bağımsızlığı başka bir devletin siyasi hedeflerine feda edilmemelidir.
İkinci ilke: Ortak güvenlik anlayışı.

Türk devletleri birbirlerinin güvenlik kaygılarını dikkate almalı ve krizler karşısında dayanışma mekanizmaları geliştirmelidir.
Üçüncü ilke: Ekonomik ve teknolojik güç.

Savunma sanayisi, enerji, ulaştırma, yapay zekâ ve stratejik üretim alanlarında ortak kapasite oluşturulmalıdır.
Dördüncü ilke: Kültürel dayanışma.

Türk halkları arasındaki tarihî ve kültürel bağlar eğitim, bilim, sanat ve toplumsal projelerle güçlendirilmelidir.
Beşinci ilke: Adalet ve hukuk.

Türk dünyasının uluslararası itibarı yalnızca ekonomik veya askerî güçle değil, insan haklarına, hukuka ve adalete verdiği önemle de yükselmelidir.
Bu ilkeler doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti önemli bir koordinasyon ve iş birliği merkezi olabilir.

Ancak güvenlik mimarisinin başarısı, bütün katılımcı devletlerin özgür iradesine ve karşılıklı güvenine bağlıdır.

TÜRK DÜNYASI TÜRKİYE İLE GÜÇLENECEK, İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMAYLA GÜVEN BULACAKTIR

Bugün tarih bize yeniden büyük bir sorumluluk yüklemektedir.

Türk dünyası geçmişte büyük devletler kurdu.
Medeniyetler oluşturdu.
Ticaret yollarını geliştirdi.
Farklı toplumların bir arada yaşayabildiği siyasi ve kültürel yapılar meydana getirdi.

Ancak geçmişte büyük olmak, gelecekte güçlü olacağımızın garantisi değildir.
Geleceği yeniden inşa etmek zorundayız.

Bugün Türk dünyasının ihtiyacı yalnızca ortak geçmişini hatırlamak değildir.
Ortak geleceğini planlamaktır.

Türkiye Cumhuriyeti bu süreçte önemli bir tarihî sorumluluk taşımaktadır.
Türkiye güçlü olmalıdır.
Azerbaycan güçlü olmalıdır.
Kazakistan güçlü olmalıdır.
Özbekistan güçlü olmalıdır.
Kırgızistan güçlü olmalıdır.
Türkmenistan güçlü olmalıdır.
Çünkü Türk dünyasının gerçek gücü, yalnızca Türkiye’nin büyüklüğünden değil, bütün Türk devletlerinin kendi ayakları üzerinde sağlam durabilmesinden doğacaktır.

Bizim savunduğumuz birlik, başka devletlerin egemenliğini ortadan kaldıran bir anlayış değildir.

Bizim savunduğumuz birlik, kardeş devletlerin bağımsızlıklarını güçlendiren ortak bir gelecek anlayışıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihî tecrübesi, stratejik konumu, diplomatik kapasitesi ve savunma sanayisindeki birikimi bu geleceğin inşasında önemli rol oynayabilir.
Ancak unutmayalım:

Türkiye’nin gerçek büyüklüğü, başka Türk devletlerini yönetmesinde değil, onların daha güçlü ve bağımsız hâle gelmelerine katkıda bulunmasındadır.
Aynı şekilde İslam dünyasının güvenliği de tek bir ülkenin gücüne bırakılamaz.

Fakat Türkiye, Türk dünyasıyla İslam dünyası arasında güven, barış ve iş birliği geliştiren önemli bir merkez olabilir.
Bu nedenle savunduğum düşünce şudur:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, TÜRK DÜNYASININ ORTAK GÜVENLİK MİMARİSİNİN MERKEZİNDE OLMALIDIR!

TÜRK DÜNYASININ GÜÇLENMESİ, İSLAM DÜNYASININ BARIŞ VE GÜVENLİĞİNE DE KATKI SAĞLAMALIDIR!

BU BİRLİK BAŞKALARINA KARŞI DEĞİL, ORTAK GELECEĞİMİZ İÇİN KURULMALIDIR!

Ey Türk dünyasının yöneticileri!
Tarihî sorumluluğunuzu görünüz.
Gençlerinize güveniniz.
Bilime yatırım yapınız.
Halklarınızın kültürel bağlarını güçlendiriniz.
Ekonomik bağımsızlığınızı artırınız.

Birbirinizin egemenliğine saygı gösteriniz.
Ve en önemlisi, geleceğinizi yalnızca dış güçlerin stratejik hesaplarına göre şekillendirmeyiniz.

Çünkü büyük milletler yalnızca başkalarının kurduğu sistemlerde yer aramaz.
Kendi kurumlarını geliştirir.
Kendi teknolojisini üretir.
Kendi güvenliğini güçlendirir.

Ve insanlığa fayda sağlayacak yeni iş birliği düzenlerinin kurulmasına öncülük eder.
Bizim hedefimiz de bu olmalıdır.

Türk dünyası Türkiye ile güçlenmeli, Türkiye Türk dünyasıyla daha güçlü hâle gelmelidir.
İslam dünyası ise bu güçten korku değil, barış, adalet ve güven duymalıdır.

Çünkü gerçek medeniyet başkalarına hükmetmek değil, insanların güven içerisinde yaşayabileceği bir düzen kurabilmektir.

Ve unutmayalım:
Bir milletin büyüklüğü yalnızca kendi insanlarını korumasıyla değil, insanlığın barışına ve adaletine yaptığı katkıyla ölçülür.
Bizim medeniyet anlayışımızın temelinde de bu düşünce vardır:

İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN!

İnsanı yaşatan devlet güçlü olur.
Adaleti koruyan devlet saygın olur.
Kardeşliği geliştiren millet geleceğe güvenle yürür.

Türk dünyasının geleceği de işte bu anlayışla kurulmalıdır.
Tarih beklemiyor.
Dünya yeniden şekilleniyor.

Türk dünyası bu değişimin seyircisi değil, kurucu güçlerinden biri olmalıdır.
Ve son sözümüz şu olsun:

Türk dünyasının güvenliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde geliştirilecek güçlü ve gönüllü bir dayanışma çatısıyla pekiştirilebilir.

İslam dünyasının barışı da Türkiye’nin yapıcı rol üstlendiği, adalet ve karşılıklı saygıya dayanan iş birlikleriyle güçlenebilir.

Çünkü bizim hedefimiz yalnızca güçlü bir Türk dünyası değil; barışın, adaletin, bilimin ve insan onurunun hâkim olduğu güçlü bir medeniyet geleceğidir.

TÜRK DÜNYASI BİRLİKTE GÜÇLÜDÜR.
TÜRKİYE BU BİRLİĞİN EN ÖNEMLİ DAYANAKLARINDAN BİRİDİR.
GELECEK, ORTAK AKILLA İNŞA EDİLECEKTİR.

Yazar