Dr. Nedim BİRİNCİ

Bazen bir ülkenin gerçek zenginliği bankalarının kasalarında değil, toprağının birkaç metre altında saklıdır.

Tokat’ın Zile ilçesinde bir bağ evinde yapılan izinsiz kazı sırasında ortaya çıkarıldığı belirtilen yaklaşık 1700–1900 yıllık Roma dönemi mozaiği, bize yalnızca geçmişten kalmış güzel bir sanat eserini göstermiyor. Görselde insan figürü, geometrik düzenlemeler ve son derece ince işlenmiş küçük taş parçaları dikkat çekiyor. Paylaşımda ayrıca Antik Yunanca “Tryphe” yazısından söz ediliyor.

Fakat asıl mesele mozaiğin güzelliğinden daha büyüktür.

Mesele şudur:

Anadolu toprağının altında daha ne kadar tarih yatıyor ve biz bu büyük mirası geleceğin gücüne dönüştürebiliyor muyuz?

Çünkü arkeoloji yalnızca geçmişi kazmak değildir.

Doğru yönetildiğinde arkeoloji; kültür, turizm, ekonomi, eğitim, şehirleşme, diplomasi ve ülke markasıdır.

BİR MOZAİKTEN DAHA FAZLASI

Bir mozaiğe yalnızca sanat eseri olarak bakarsanız birkaç metrekare taş görürsünüz.

Bir medeniyet belgesi olarak baktığınızda ise bambaşka bir dünya açılır.

Kimler burada yaşadı?

Nasıl evlerde oturdular?

Hangi ekonomik güce sahiptiler?

Sanat anlayışları neydi?

Hangi ticaret yollarıyla bağlantı kurdular?

Bu kadar nitelikli bir eseri yaptırabilecek servet nereden geliyordu?

Dolayısıyla bulunan her mozaik aslında tarihe yöneltilmiş yüzlerce yeni sorudur.

Ve bazen büyük keşif, bulunan eserden değil, o eserin sordurduğu sorulardan doğar.

ZİLE’YE ARTIK SADECE ZİLE OLARAK BAKAMAYIZ

Zile sıradan bir Anadolu ilçesi değildir.

Antik çağlardan itibaren önemli ulaşım ve yerleşim hatlarının bulunduğu bir coğrafyada yer almaktadır. Bölgenin Roma dönemindeki tarihî önemini düşündüğümüzde böylesine nitelikli bir buluntunun ortaya çıkması, çevresinin daha geniş bilimsel yöntemlerle araştırılması gerektiğini düşündürmektedir.

Çünkü arkeolojide önemli bir kural vardır:

Bir eser bazen tek başına değildir.

Mozaik varsa yapı olabilir.

Yapı varsa sokak olabilir.

Sokak varsa yerleşim olabilir.

Yerleşim varsa ekonomik hayat, mezarlık alanları, su sistemleri, ibadet mekânları, atölyeler ve başka yapılar bulunabilir.

Bu nedenle mesele, “Bir mozaik bulundu” denilerek kapatılmamalıdır.

Asıl soru şu olmalıdır:

Bu mozaiğin çevresinde nasıl bir tarihî dünya bulunuyor?

KAÇAK KAZI BİZE BAŞKA BİR GERÇEĞİ GÖSTERİYOR

Burada üzerinde durmamız gereken rahatsız edici bir gerçek daha vardır.

Eğer önemli bir arkeolojik eser gerçekten kaçak kazı sırasında ortaya çıkarılmışsa, ortada yalnızca bir keşif hikâyesi yoktur.

Aynı zamanda bir kültürel güvenlik sorunu vardır.

Çünkü kaçak kazı toprağa açılmış sıradan bir çukur değildir.

Tarihin bağlamının yok edilmesidir.

Arkeolojide bir eserin nerede bulunduğu, hangi tabakada bulunduğu, yanında hangi malzemelerin olduğu ve yapıyla ilişkisi bazen eserin kendisi kadar önemlidir.

Bir mozaiği yerinden söküp götürdüğünüzde yalnızca taş çalmazsınız.

Bilgiyi de çalarsınız.

Bu nedenle kültür varlığı kaçakçılığına sadece polisiye mesele olarak bakmak eksiktir.

Bu aynı zamanda millî hafızanın korunması meselesidir.

ANADOLU’NUN ALTINDA DEV BİR AÇIK HAVA ARŞİVİ VAR

Türkiye’nin dünyadaki en büyük avantajlarından biri, aynı toprak üzerinde farklı çağların üst üste yaşamış olmasıdır.

Hititlerden Friglere, Lidyalılardan Helenistik krallıklara; Roma’dan Bizans’a, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar binlerce yıllık insanlık tarihi Anadolu’nun farklı bölgelerinde katmanlar halinde durmaktadır.

Bu nedenle Anadolu’yu yalnızca coğrafya olarak görmek büyük hata olur.

Anadolu dünyanın en büyük tarih arşivlerinden biridir.

Fakat arşivinizin olması tek başına güç değildir.

Arşivi okuyabiliyorsanız güçtür.

Koruyabiliyorsanız güçtür.

Dünyaya anlatabiliyorsanız güçtür.

Ekonomik ve kültürel değere dönüştürebiliyorsanız güçtür.

“İKİNCİ ZEUGMA” DEMEK YETMEZ

Sosyal medya paylaşımlarında bu tür buluntular için zaman zaman “İkinci Zeugma” gibi benzetmeler yapılıyor.

Bu ifadeler dikkat çekici olabilir ancak bilim aceleci unvanlarla değil, araştırmayla ilerlemelidir.

Önce kazı yapılmalıdır.

Alan belirlenmelidir.

Tarihlendirme gerçekleştirilmelidir.

Yerleşimin sınırları anlaşılmalıdır.

Buluntular karşılaştırılmalıdır.

Bilimsel yayınlar hazırlanmalıdır.

Eğer gerçekten büyük bir arkeolojik kompleks ortaya çıkarsa, zaten dünyanın ilgisi kendiliğinden gelecektir.

Türkiye’nin ihtiyacı sansasyonel başlıklardan çok uzun vadeli arkeoloji politikasıdır.

YENİ STRATEJİ: ESER DEĞİL, ARKEOLOJİK HAVZA

Türkiye arkeoloji anlayışında bir adım daha ileri gitmelidir.

Bir eser bulunduğunda yalnızca eseri korumak yerine çevresindeki bölgeyi bir arkeolojik havza olarak değerlendirmeliyiz.

Zile örneğinde yapılabilecek stratejik yaklaşım budur.

Jeofizik araştırmalar yapılabilir.

Yer radarı kullanılabilir.

Uydu görüntüleri incelenebilir.

Eski yollar haritalandırılabilir.

Çevredeki höyükler, mezarlık alanları ve tarihî yerleşimler birlikte değerlendirilebilir.

Böylece kazma vurmadan önce toprağın altında ne bulunduğuna ilişkin çok daha kapsamlı bir harita çıkarılabilir.

21.yüzyıl arkeolojisi artık yalnızca kazma ve fırçadan ibaret değildir.

Uydu, yapay zekâ, üç boyutlu modelleme, jeofizik ve büyük veri de arkeolojinin araçlarıdır.

ARKEOLOJİYİ YEREL KALKINMAYA BAĞLAMALIYIZ

Bir başka önemli konu ekonomidir.

Bir arkeolojik keşif doğru yönetilirse yalnızca müzeyi büyütmez.

Şehri büyütür.

Konaklama sektörü gelişir.

Restoranlar kazanır.

Yerel ürünler değerlenir.

Rehberlik gelişir.

Üniversiteler araştırma merkezleri kurabilir.

Uluslararası bilim insanları gelir.

Gençler için yeni iş alanları doğar.

Gaziantep’in Zeugma üzerinden oluşturduğu kültür ve turizm değeri bunun Türkiye’deki güçlü örneklerinden biridir.

Neden Tokat ve Zile için benzer fakat kendine özgü bir model kurulmasın?

Tokat–Zile–Niksar ve çevredeki tarihî merkezleri birbirine bağlayan güçlü bir kültür rotası düşünülebilir.

Böylece turist bir eser görüp ayrılmaz.

Bölgede kalır.

Şehri gezer.

Yemek yer.

Alışveriş yapar.

Köyleri görür.

Yerel ekonomiye doğrudan katkı sağlar.

İşte o zaman tarih, geçmişin hatırası olmaktan çıkarak geleceğin kalkınma aracına dönüşür.

HER İLİN BİR “KÜLTÜREL ENVANTER SEFERBERLİĞİ” OLMALI

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda yapması gereken büyük işlerden biri de ülke çapında ayrıntılı kültür varlığı envanteridir.

81 il yeniden taranmalıdır.

Köy köy…
Vadi vadi…
Dağ geçitleri…
Eski yollar…

Terk edilmiş yerleşimler…

Tarihî çeşmeler…
Mezarlıklar…
Kervan yolları…
Köprüler…
Höyükler…

Yerel halkın bildiği fakat akademik kayıtlara yeterince girmemiş alanlar…

Çünkü bazen devletin haritasında görünmeyen tarih, köylünün hafızasında yaşamaktadır.

70 yaşındaki bir köylünün,

“Şu tarlada eskiden taşlar çıkardı.”

demesi bile bilim insanı için önemli bir ipucu olabilir.

Bu nedenle yerel hafıza ile bilimsel arkeoloji buluşturulmalıdır.

KÖYLÜYÜ TARİHİN BEKÇİSİ YAPMALIYIZ

Kültürel mirası yalnızca jandarma ve güvenlik kameralarıyla koruyamayız.

En güçlü koruma sistemi insanın bilinçlenmesidir.

Köylü, çiftçi ve arazi sahibi şunu bilmelidir:

Tarlasından çıkan tarihî eser başına bela değildir.

Doğru sistem kurulursa bölgesinin geleceğine yapılmış yatırımdır.

Vatandaş devlete haber verdiğinde kendisini cezalandırılacak biri gibi değil, kültürel mirasın korunmasına katkı sağlayan vatandaş olarak görmelidir.

Çocuklara da küçük yaşta bu bilinç verilmelidir:

“Bulduğun tarih senin değildir; ama senin korumana emanettir.”

MÜZELER DEĞİŞMELİ: DEPO DEĞİL HİKÂYE MERKEZİ

Bir başka yanlışımız da müzecilik anlayışımızdır.

Eseri buluyoruz.

Temizliyoruz.

Vitrine koyuyoruz.

Altına küçük bir tabela yazıyoruz.

Oysa yeni nesil müzecilik böyle değildir.

Ziyaretçiye hikâye anlatmalıdır.

Bu mozaik hangi evdeydi?

O evde kimler yaşıyordu?

İnsanlar ne yiyordu?

Nasıl giyiniyorlardı?

Zile iki bin yıl önce nasıl görünüyordu?

Çocuklar nerede oynuyordu?

Ticaret nasıl yapılıyordu?

Bunları üç boyutlu canlandırmalar, dijital ekranlar ve artırılmış gerçeklikle gösterebiliriz.

İnsanlar taşı değil, hikâyeyi hatırlar.

KÜLTÜREL MİRAS AYNI ZAMANDA YUMUŞAK GÜÇTÜR

Konunun bir de uluslararası boyutu bulunmaktadır.

Ülkeler yalnızca ordularıyla güçlü olmaz.

Kültürleriyle de güçlü olurlar.

İtalya Roma’yı kullanıyor.

Yunanistan antik mirasını kullanıyor.

Mısır piramitlerini kullanıyor.

Fransa müzelerini kullanıyor.

Türkiye ise insanlık tarihinin olağanüstü bir bölümünün üzerinde oturmaktadır.

Göbeklitepe, Efes, Troya, Hattuşa, Nemrut, Zeugma ve Kapadokya gibi değerlerin yanına gelecekte daha birçok merkez eklenebilir.

Dolayısıyla arkeoloji aynı zamanda Türkiye’nin kültürel diplomasisinin stratejik araçlarından biridir.

ASIL HAZİNE MOZAIĞİN KENDİSİ DEĞİL

Zile’de ortaya çıkan görüntülere baktığımızda ilk dikkatimizi çeken şey mozaiğin güzelliğidir.

Ama ben başka bir şeye bakıyorum.

Mozaiğin devamına.

Toprağın altında kalan bölüme…

Çünkü Türkiye’nin geleceğe ilişkin kültür politikası da tam burada başlamalıdır.

Bulduğumuz şeylerle övünmek kolaydır.

Asıl mesele henüz bulmadığımızı koruyabilmek, araştırabilmek ve bilim dünyasına kazandırabilmektir.

Bugün birkaç metrekare mozaik görüyoruz.

Yarın belki bir villa ortaya çıkacak.

Sonra bir sokak…

Belki hamam…

Belki büyük bir yerleşim…

Bunu bugün bilmiyoruz.

Ve bilim tam da bu nedenle değerlidir:

Bilmediğimiz şeyin peşine kanıtla düşer.

TOPRAK KONUŞUYOR, BİZ DİNLEMEYİ ÖĞRENMELİYİZ

Anadolu toprağının garip bir özelliği vardır.

Ne kadar kazarsanız geçmiş biraz daha konuşur.

Bir köylünün tarlasından Roma çıkar.

Bir yol çalışmasından Bizans çıkar.

Bir höyükten Hitit çıkar.

Bir şehrin altında başka bir şehir belirir.

Çünkü Anadolu yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.

Altında binlerce yılın hafızasını taşıyan büyük bir medeniyet kitabıdır.

Zile’deki mozaik bize bir kez daha bunu hatırlatıyor.

Fakat artık yalnızca hayran olmak yetmez.

Koruyacağız.

Araştıracağız.

Belgeleyeceğiz.

Dijitalleştireceğiz.

Dünyaya anlatacağız.

Turizme kazandıracağız.

Yerel kalkınmayla birleştireceğiz.

Ve en önemlisi gelecek kuşaklara teslim edeceğiz.

Çünkü medeniyet sahibi olmak, yalnızca büyük eserler bırakmak değildir.

Kendinden önce bırakılmış eserleri koruyabilecek devlet aklına sahip olmaktır.

Toprak bize geçmişimizi veriyor.

Bizim görevimiz ise o geçmişi geleceğe dönüştürmektir.

Ve belki Zile’deki birkaç küçük mozaik taşı bize çok büyük bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır:

Anadolu’nun altında yalnızca tarih yatmıyor; Türkiye’nin henüz tam anlamıyla kullanamadığı büyük bir kültürel güç yatıyor.

Yazar