RAKİBİNİ EZMEDEN DE GÜÇLÜ OLABİLMEK

Bulgaristan’ın ihtiyacı yeni kavgalar değil; vicdan, adalet ve ortak gelecek

Rafet ULUTÜRK

Bazen bir siyasetçinin kim olduğunu uzun konuşmalarından değil, önüne bir fırsat geldiğinde ne yapmayı reddettiğinden anlarsınız.

İliyana Yotova’nın son açıklamasında üzerinde düşünülmesi gereken tam da böyle bir ayrıntı var.

Yotova’nın kendi anlatımına göre, aylar önce bazı kişiler kendisine gelerek rakiplerinden birine karşı kampanya yürütmesini teklif etti.

Kabul etmedi.
Bugün cumhurbaşkanlığı yarışındaki rakiplerinden Andrey Gyurov’un kişisel meselelerini de seçim kampanyasına dönüştürmek istemediğini söylüyor. Geçmişte Gyurov yoğun eleştirilerin hedefindeyken onun yanında durduğunu da hatırlatıyor.
İşte burada siyasetin ana farkı görünmeye başlıyor.

Çünkü siyaset yalnızca kazanmak değildir.
Nasıl kazandığınız da önemlidir.
Rakibinizi sandıkta yenebilirsiniz.
Fakat rakibinizin yarasına basarak yükselmek başka bir şeydir.

İnsanın asıl karakteri de vurabilecek güce sahipken vurmadığı yerde ortaya çıkar.

SİYASETTE KAYBETTİĞİMİZ ŞEY: İNSANLIK

Bugün yalnız Bulgaristan’da değil, dünyanın birçok yerinde siyaset giderek sertleşiyor.

Rakibin fikrini çürütmek yetmiyor; kişiliğini de yok etmek isteniyor.

İnsanların aileleri, geçmişleri, özel hayatları, hataları ve yaraları siyasi silaha dönüştürülüyor.

Sonra şaşırıyoruz:
İnsanlar neden siyasete güvenmiyor?
Neden sandığa gitmiyor?
Neden gençler siyasetten uzaklaşıyor?

Yotova da devlet kurumları ile vatandaş arasında yıllardır oluşan bir uçurumdan söz ediyor ve düşük siyasi katılımı bu kopuşla ilişkilendiriyor.

Belki mesele düşündüğümüzden daha basittir.
İnsanlar artık kavga görmek istemiyor.
İnsanlar kendilerini dinleyen bir devlet görmek istiyor.

Devletin kendilerine yukarıdan bakmasını değil, yanlarında durmasını istiyor.

“ANA” FARKI BURADA BAŞLIYOR

Buradaki “ana” kelimesini özellikle kullanıyorum.

Çünkü ana yalnızca çocuğu dünyaya getiren değildir.
Ana koruyandır.
Birleştirendir.
Sofrada çocuklarını ayırmayandır.
Birinin tabağına fazla, diğerinin tabağına eksik koymamaya çalışandır.

Evlatları kavga ettiğinde yangına odun taşımak yerine onları aynı sofraya oturtmaya çalışandır.

Elbette bir devlet makamını yalnızca kadın veya erkek olmak belirlemez. Adalet, liyakat ve anayasal sorumluluk kişinin cinsiyetinden bağımsız ölçülerdir.

Fakat siyasetin bugün ihtiyaç duyduğu şefkat, dinleme, uzlaştırma ve insanı önceleme gibi değerler bize anneliğin toplumsal anlamını da hatırlatıyor.
Bulgaristan’ın ihtiyacı belki biraz da budur:

Devleti soğuk bir makam olmaktan çıkarıp vatandaşına yeniden yaklaştırmak.

BULGARİSTAN İLK KEZ BİR KADINI CUMHURBAŞKANI SEÇERSE…

Bulgaristan tarihinde bir kadının cumhurbaşkanlığına seçilmesi başlı başına tarihî bir gelişme olur.

Fakat bunun gerçek anlamı yalnızca “ilk kadın cumhurbaşkanı” ifadesinden ibaret kalmamalıdır.

Asıl mesele makamı kimin doldurduğundan çok, o makama hangi devlet anlayışının taşındığıdır.

Bir kadın cumhurbaşkanı da eleştirilebilir.
Yanlış karar verebilir.
Hesap vermek zorundadır.

Yotova’nın kendisi de bugün geçmişte verdiği bir af kararı nedeniyle siyasi ve toplumsal eleştirilerin hedefindedir. Kendisi bu kararın uzman değerlendirmeleri, hukuki belgeler ve tıbbi görüşlere dayanılarak verildiğini savunuyor.
Demokrasi zaten budur.
Kimse dokunulmaz değildir.

Ama eleştirmek başka, itibarsızlaştırmak başkadır.

TÜRKLER BU TABLONUN NERESİNDE?

İşte bizim açımızdan asıl önemli mesele burada başlıyor.

Bulgaristan Türkleri bu ülkenin seçimden seçime hatırlanacak oy deposu değildir.

Biz bu devletin vatandaşlarıyız.
Vergimizi ödüyoruz.
Çocuklarımızı yetiştiriyoruz.
Toprağımızı ekiyoruz.
Şehirlerimizi kuruyoruz.
Bulgaristan’ın acısını da sevincini de paylaşıyoruz.

Ve tarih boyunca ağır bedeller de ödedik.
İsimlerimizin değiştirildiği günleri unutmadık.

Ana dilimizin susturulmaya çalışıldığı dönemleri unutmadık.
1989 yollarını unutmadık.
Geride bırakılan evleri, bölünen aileleri, gözyaşlarını unutmadık.

Ama biz geçmişimizi yeni düşmanlıklar üretmek için hatırlamıyoruz.

Bir daha hiç kimse aynı acıları yaşamasın diye hatırlıyoruz.

Türk yaşamasın.
Bulgar yaşamasın.
Pomak yaşamasın.
Roman yaşamasın.
Hiçbir Bulgaristan vatandaşı yaşamamalı.

BİZİM İSTEDİĞİMİZ AYRICALIK DEĞİL

Türklerin talebi çok açıktır:
Ayrıcalık istemiyoruz.
Başkasının hakkını istemiyoruz.
Kendi hakkımızı istiyoruz.
Eşit vatandaşlık istiyoruz.
Liyakat istiyoruz.
Ana dilimize ve kültürümüze saygı istiyoruz.

Devlet kurumlarında vatandaşın ismine, kökenine veya inancına göre değil; yeteneğine ve hukuk karşısındaki eşitliğine göre değerlendirilmesini istiyoruz.

Bu nedenle önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde Türklerin adaylara sorması gereken esas soru şudur:

Bizi yalnızca oy verirken mi hatırlayacaksınız, yoksa seçim bittikten sonra da Bulgaristan’ın eşit vatandaşları olarak görecek misiniz?

Bu soruya verilecek cevap, bizim açımızdan herhangi bir sloganın çok ötesindedir.

CUMHURBAŞKANI KENDİSİNE OY VERMEYENİN DE CUMHURBAŞKANIDIR

Cumhurbaşkanlığı bir parti genel başkanlığı değildir.
Seçim bittiği anda başka bir sorumluluk başlar.

Kırcaali’deki Türk nine de Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na baktığında:

“Orada benim de devletim var”
diyebilmelidir.

Sofya’daki Bulgar anne de…
Rodoplar’daki Pomak çiftçi de…
Bir Roman mahallesindeki çocuk da…

Türkiye’de veya Avrupa’nın başka bir ülkesinde yaşayan Bulgaristan vatandaşı da…

Devlet dediğimiz şey zaten budur.
Vatandaşın kendisini kapının dışında değil, evin içinde hissetmesidir.

BİR ANNENİN GÖZYAŞININ MİLLİYETİ YOKTUR

Balkanların köylerini dolaşan herkes bunu bilir.
Acının milliyeti yoktur.
Bulgar annenin evlat acısı ile Türk annenin evlat acısı arasında fark yoktur.

Bir Pomak annenin gözyaşı başka akmaz.
Roman annenin yüreği başka yanmaz.

Toprağın altında çocuklarımızı milliyetlerine göre ayırmıyorsak, toprağın üzerinde neden birbirimizi bu kadar kolay ayırıyoruz?
Siyasetin yeniden öğrenmesi gereken şey budur.

İnsan önce insandır.
Devlet ise bütün insanlarını adaletle kucaklayabildiği ölçüde büyüktür.

GÜÇ, HER ZAMAN YUMRUĞU MASAYA VURMAK DEĞİLDİR

Yıllardır bize güçlü siyasetçi modeli anlatıldı.
Bağıran güçlüdür.
Masaya yumruğunu vuran güçlüdür.
Rakibini susturan güçlüdür.
Rakibini ezen güçlüdür.
Peki gerçekten öyle mi?
Bazen asıl güç, elinizde rakibinizi yaralayabilecek bir bilgi varken onu kullanmamaktır.

Bazen güç:
“Ben onun fikriyle mücadele edeceğim, şahsiyetiyle değil”
diyebilmektir.

Yotova’nın rakibinin kişisel meselelerinden kampanya üretmek istemediğine ilişkin açıklaması bu nedenle üzerinde düşünülmeye değer bir siyasi tutumdur. Ancak her siyasi sözde olduğu gibi bunun da gerçek ölçüsü, kampanya boyunca ve makamda gösterilecek tutarlılıktır.

DEVLET KAVGAYLA DEĞİL, İLKELERLE YÖNETİLİR

Yotova’nın açıklamasındaki bir başka önemli nokta da ilkeler meselesidir.

Kendisi, ilkelerden vazgeçmenin insanların umudunu satmak anlamına geldiğini söylüyor. Hükümeti gerektiğinde eleştireceğini, fakat kurumların Bulgaristan’ın geleceği için birlikte çalışabilmesi gerektiğini de ifade ediyor.
Bu, Bulgaristan açısından üzerinde durulması gereken bir tartışmadır.

Çünkü ülkenin ihtiyacı sürekli birbirini bloke eden kurumlar değildir.
Cumhurbaşkanlığı başka…
Hükümet başka…
Parlamento başka…
Ama devlet birdir.
Vatandaş birdir.
Bulgaristan birdir.

Devlet kurumları birbirlerinin düşmanı olmak zorunda değildir.
Eleştirebilirler.
Denetleyebilirler.
Farklı düşünebilirler.

Ama ülkenin geleceği söz konusu olduğunda aynı masaya oturabilmelidirler.

36 YIL SONRA ARTIK BAŞKA BİR ŞEY KONUŞALIM

Demokrasiye geçişin üzerinden onlarca yıl geçti.

Biz hâlâ Türk-Bulgar kavgasını konuşacaksak, hepimiz bir yerde yanlış yaptık demektir.

Çocuklarımız bizim kavgalarımızı miras almak zorunda değildir.
Onlara daha büyük bir miras bırakabiliriz.

Ortak bir Bulgaristan.
Adaletli bir Bulgaristan.
Türk’ün Türk olduğu için korkmadığı…

Bulgar’ın Türk komşusundan endişe etmediği…
Pomak’ın kimliğini açıklamak zorunda kalmadığı…

Roman çocuğun hayata birkaç adım geriden başlamadığı…

Bir Bulgaristan.
Bu hayal değildir.
Bu, demokrasinin yerine getirmesi gereken sözdür.

YENİ DUVARLAR DEĞİL, YENİ KÖPRÜLER

Bulgaristan yeterince duvar gördü.
Türk ile Bulgar arasına duvar örüldü.

Devlet ile vatandaş arasına duvar örüldü.
Sofya ile taşra arasına duvar örüldü.

Geçmiş ile gelecek arasına bile duvar örüldü.
Artık yeni duvarlar değil, yeni köprüler kurmanın zamanıdır.

Bir köprü Sofya’dan Kırcaali’ye uzansın.
Bir köprü Kırcaali’den İstanbul’a…
Bir köprü Türk ile Bulgar arasında…
Bir köprü devlet ile vatandaş arasında…

Bir köprü de geçmişimizin acılarıyla çocuklarımızın geleceği arasında kurulsun.

Biz çocuklarımıza nefret bırakmayalım.
Adalet bırakalım.
Korku bırakmayalım.
Güven bırakalım.
Ayrılık bırakmayalım.
Ortak vatan bilinci bırakalım.

SİYASETTE ANA FARKI İŞTE BURADA GÖRÜNÜR

Bir ülkenin cumhurbaşkanı güçlü olabilir.
Ama asıl mesele güçlü olmak değildir.

Gücünü nasıl kullandığıdır.
Rakibini ezmek için mi?
İnsanları bölmek için mi?
Kendisinden olmayanları dışlamak için mi?

Yoksa farklı insanları aynı devlet çatısı altında buluşturmak için mi?

25 Ekim’de Bulgaristan vatandaşları kendi kararlarını verecekler.

Fakat seçim sonucu ne olursa olsun, ülkenin ihtiyacı değişmeyecek:

İntikam yerine hukuk.
Kavga yerine diyalog.
Ayrımcılık yerine eşit vatandaşlık.
Korku yerine güven.
Duvar yerine köprü.

Ve belki de siyasetin unuttuğu en önemli şeyi yeniden hatırlamak:

Rakibimizi yenebiliriz ama insanlığımızı kaybetmeden.

Çünkü seçim kazanmak bir günlük başarıdır.

İnsanların kalbinde yeniden devlet duygusunu kurabilmek ise bir neslin geleceğini değiştirebilir.
İşte siyasetteki ana fikir budur.

Yazar