Raziye ÇAKIR

Bir Sonbahar Sabahında Pencereye Vuran Damlalar, Geçip Giden Ömürler ve Gönüllere Düşen Sessiz Dualar…

Rafet ULUTÜRK
14 Ekim 2026 – İstanbul

Bu gece İstanbul’a yağmur yağdı…
Önce yavaş yavaş başladı.
Sanki gökyüzü, uyuyan şehri uyandırmak istemiyordu.

Penceremin camına birkaç damla dokundu.
Ardından birkaçı daha…
Sonra damlalar çoğaldı.

Gece ilerledikçe yağmur hızlandı. Sabaha doğru ise sanki gökyüzü bütün birikmiş gözyaşlarını İstanbul’un üzerine bıraktı.
Saatler boyunca durmadan yağdı.
Bazen usulca, bazen hırçınca…

Bazen bir annenin şefkatli dokunuşu gibi, bazen yıllardır içinde biriktirdiği acıları anlatan bir insanın gözyaşları gibi…
Ben pencerenin önünde yağmuru dinlerken düşündüm:

Acaba bu gece gökyüzü mü ağlıyordu, yoksa biz insanların unuttuğu merhameti mi hatırlatıyordu?

Çünkü bazı yağmurlar yalnızca toprağı ıslatmaz.
İnsanın kalbine dokunur.

Geçmişi hatırlatır.
Unutulduğunu sandığımız hatıraları yeniden canlandırır.

Ve bazen tek bir yağmur damlası, insanın yıllardır söyleyemediği binlerce kelimeyi anlatır.

YAĞMURUN SESİNDE ÇOCUKLUĞUMU DUYDUM

Yağmurun cama vuran sesini dinlerken bir anda yıllar öncesine gittim.
Çocukluğumun geçtiği sokaklara…

Toprak kokan yollara…
Yağmur başladığında pencereden dışarı bakan annelere…

Sobanın üzerinde kaynayan çayın sesine…
Bir zamanlar küçük şeylerle mutlu olduğumuz o güzel günlere…
Eskiden yağmur yağdığında hayat biraz yavaşlardı.

İnsanlar evlerine çekilir, aileler aynı sofranın etrafında toplanırdı.
Büyüklerimiz yağmuru dinlerken şükrederdi.
Annelerimiz, “Allah bereketini versin.” derdi.

Babalarımız toprağın suya kavuşmasına sevinirdi.
Biz çocuklar ise yağmurun ne kadar önemli olduğunu bilmezdik.

Bizim için yağmur, sokaklarda oluşan su birikintilerinde oynamak, çamurlu ayakkabılarla eve dönmek ve annemizden tatlı bir azar işitmekti.
O günlerde zengin değildik belki.
Ama gönüllerimiz zengindi.

Evlerimiz küçüktü ama sevgimiz büyüktü.
Sofralarımızda çeşit çeşit yemekler bulunmazdı belki ama kimse birbirinin lokmasına göz dikmezdi.

Bir tas çorba paylaşılır, bir dilim ekmek bölüşülürdü.
Şimdi düşünüyorum da…
Biz ne zaman bu kadar büyüdük de küçücük mutlulukları kaybettik?

Ne zaman aynı sofrada oturup birbirimizin gözlerine bakmayı unuttuk?

Ne zaman komşumuzun derdini kendi derdimiz saymaktan vazgeçtik?

Ve ne zaman yağmurun sesini dinleyecek kadar bile zamanımız kalmadı?

BİR PENCERENİN ARDINDA KAÇ FARKLI HAYAT VAR?

Bu gece yağmur yağarken İstanbul’un ışıklarına baktım.
Her yanan pencerenin ardında başka bir hayat vardı.

Kim bilir…
Bir evde yeni doğmuş bir bebeğin sevinci yaşanıyordu.
Bir başka evde hasta annesinin başında bekleyen bir evlat sabahı bekliyordu.

Bir evde yıllardır kavuşamadığı çocuğunun yolunu gözleyen yaşlı bir baba vardı.

Bir başka evde ise çocuklarının geleceğini düşünmekten uyuyamayan bir anne…
Belki bir genç, iş bulamadığı için geleceğinden endişe ediyordu.

Belki bir baba, sabah çocuklarının sofrasına ne koyacağını düşünüyordu.

Belki bir yaşlı, sessiz evinde yağmurun sesini dinlerken artık hayatta olmayan eşini hatırlıyordu.

Belki bir hasta, hastane penceresinden gökyüzüne bakıp içinden yalnızca tek bir cümle geçiriyordu:
“Allah’ım, bana bir sabah daha göster.”
Ve biz…

Biz bütün bu hayatların yanından her gün geçip gidiyoruz.
Bazen fark etmeden.
Bazen selam bile vermeden.

Bazen kendi küçük sıkıntılarımızı dünyanın en büyük derdi sanarak…
Oysa her insanın içinde kimsenin bilmediği bir hikâye vardır.

Her yüzün ardında görünmeyen bir mücadele…
Her tebessümün arkasında saklanan bir hüzün olabilir.

İşte bu yüzden insanlara biraz daha merhametli davranmalıyız.
Çünkü kimin hangi acıyla mücadele ettiğini bilmiyoruz.

BU GECE YAĞMUR YAĞARKEN ANNELERİ DÜŞÜNDÜM

Yağmurun sesi bana en çok anneleri hatırlattı.
Çünkü yağmur da anne gibidir.

Sessizce gelir.
Karşılık beklemeden verir.
Toprağı besler.
Kuruyan dallara hayat taşır.
Bir anne de böyledir.

Kendi yorulsa bile çocuğu yorulmasın ister
Kendi aç kalsa evladı doysun ister.
Kendi üşüse çocuğunun üzerini örter.

Kendi gözyaşını saklar ama evladının tek damla gözyaşına dayanamaz.
Ne gariptir ki insan büyüdükçe annesinin değerini daha iyi anlar.

Çocukken annemizin bizi korumak için söylediği sözlere bazen kızardık.
Büyüdükçe o sözlerin ardındaki sevgiyi fark ettik.

Yıllar geçtikçe anladık ki insanın hayatında karşılıksız sevginin en güzel örneklerinden biri anne yüreğidir.

Bugün annesi hayatta olanlar ne kadar şanslı olduklarını bilsin.
Bir telefon açsınlar.
Sesini duysunlar.
Mümkünse ellerini öpsünler.

Çünkü bir gün insanın elinde bütün dünya olsa bile annesinin bir kez daha “Yavrum” demesini satın alamayabilir.
Annesini kaybedenler ise bilir…

Bazen yağmurun sesi, insanı yıllar önce kapanmış bir kapının önüne götürür.

Ve insan o kapının bir daha açılmayacağını bile bile özlemeye devam eder.

Yağmur diner, sokaklar kurur ama anne özlemi insanın kalbinde hiç kurumaz.

YAĞMURUN ALTINDA ÜŞÜYENLERİ UNUTMAYALIM

Bizler sıcak evlerimizde yağmurun sesini dinlerken herkes aynı huzuru yaşamıyor.
Birileri bu gece yağmurun altında çalıştı.

Birileri sabaha kadar direksiyon başındaydı.
Birileri hastanelerde nöbet tuttu.
Birileri sokakları temizledi.

Birileri güvenliğimiz için görev yaptı.
Birileri de belki başını sokacak sıcak bir yuva bulamadı.

Yağmurun romantik sesi, sıcak bir evin penceresinden başka; sokakta kalan bir insanın gözünden bambaşka görünür.

Biz camdan süzülen damlaları seyrederken bir başkası ıslanmamak için sığınacak bir yer arıyor olabilir.

Biz sıcak çayımızı yudumlarken bir başkası kuru bir ekmeğe muhtaç olabilir.
İşte burada vicdanımızı sorgulamalıyız.

Bir şehir yalnızca yüksek binalarıyla değil, en zor durumdaki insanına gösterdiği merhametle büyür.

İstanbul’un gerçek güzelliği yalnızca Boğaz’ın manzarasında, tarihî camilerinde veya görkemli köprülerinde değildir.

İstanbul’un asıl güzelliği, insanların birbirine uzattığı yardım elindedir.
Bir komşunun kapısını çalmakta…

Bir yaşlının alışverişini taşımakta…
Bir çocuğun yüzünü güldürmekte…
Bir ihtiyaç sahibinin derdine ortak olmaktadır.

Bu yağmur bize bir şeyi daha hatırlatsın:
Kendi evimiz sıcak diye dünyanın bütün insanlarının ısındığını sanmayalım.

SONBAHAR BİZE ÖMRÜMÜZÜ HATIRLATIR

Sonbaharı neden bu kadar sevdiğimi bazen kendime sorarım.
Belki de sonbahar, insanın kendi hayatına en çok benzeyen mevsimdir.

İlkbahar çocukluğumuzdur.
Her şey yenidir.
Her şey güzeldir.
Dünya sonsuz bir oyun bahçesi gibidir.

Yaz gençliğimizdir.
Koşarız, çalışırız, hayaller kurarız.
Zamanın hiç bitmeyeceğini sanırız.

Sonbahar ise olgunluk yıllarımızdır.
Artık hayatın ne olduğunu biraz daha iyi anlarız.

Kimlerin gerçek dost olduğunu…
Hangi sözlerin kalbimizi yaraladığını…
Hangi insanların hayatımıza güzellik kattığını…

Ve hangi şeylerin aslında hiç de önemli olmadığını fark ederiz.

Sonbaharda ağaçlar yapraklarını bırakır.

İnsan da yaş aldıkça bazı hayallerinden, bazı alışkanlıklarından ve bazı beklentilerinden vazgeçer.

Ama ağaçlar yapraklarını döktü diye ölmez.
Kökleri yaşamaya devam eder.
İnsan da böyledir.
Yıllar geçse bile sevgisi, hatıraları ve yaptığı iyilikler yaşamaya devam edebilir.
Bu yüzden hayatın sonbaharından korkmamak gerekir.

Asıl korkulması gereken, bir ömrü hiçbir gönle dokunmadan geçirmektir.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı güzel hatıralardır.

BAZEN BİR DAMLA YAĞMUR, BİN KELİMEDEN DAHA ÇOK ŞEY ANLATIR

Bu gece yağmuru dinlerken aklımdan geçen bir başka düşünce de şuydu:
İnsan bazen konuşmaktan yorulur.

Kendini anlatmaktan…
Anlaşılmayı beklemekten…
Kırgınlıklarını içinde taşımaktan…
Herkese güçlü görünmeye çalışmaktan…

Bazen yalnızca sessiz kalmak ister.
Bir pencerenin önüne oturup yağmuru seyretmek…
Geçmişi düşünmek…
Ve kendi kalbiyle baş başa kalmak…

Çünkü insanın her derdinin kelimelerle anlatılması mümkün değildir.
Bazı acılar vardır, anlatınca hafiflemez.

Bazı özlemler vardır, yıllar geçse de eksilmez.
Bazı hatıralar vardır, insan onları unutmak istemez.

Ama yağmur bütün bunlara sessizce eşlik eder.
Kimseye soru sormaz.
Kimseyi yargılamaz.
Yalnızca yağar.

Belki de bu yüzden yağmurlu geceler insanın ruhuna bu kadar dokunur.
Çünkü yağmurun içinde biraz hüzün, biraz huzur, biraz da insanın kendisi vardır.

KEŞKE KALPLERİMİZ DE BU GECE İSTANBUL GİBİ YIKANABİLSEYDİ

Sabaha doğru yağmur iyice hızlandı.
Gökyüzü sanki yere indi.

Camın arkasından sokakları izlerken içimden şöyle geçirdim:
Keşke insanın kalbi de yağmurla yıkanabilseydi.
Keşke bütün kırgınlıklarımızı alıp götürseydi.

Keşke yıllardır birbirine küs olan kardeşler barışsaydı.
Keşke anne babasına kırgın evlatlar yeniden sarılabilseydi.

Keşke bir zamanlar birbirini çok seven insanlar, gururlarını bir kenara bırakıp yeniden konuşabilseydi.
Keşke insanlar birbirinin hatalarını aramak yerine güzel taraflarını görebilseydi.

Keşke dünyada biraz daha az öfke, biraz daha çok sevgi olsaydı.
Çünkü hayat gerçekten çok kısa.

Bugün kızdığımız insan yarın yanımızda olmayabilir.
Bugün ertelediğimiz ziyaret için yarın çok geç olabilir.

Bugün söylemediğimiz bir güzel söz, yarın içimizde ömür boyu taşıyacağımız bir pişmanlığa dönüşebilir.
Bu yüzden sevdiklerimize sevgimizi söylemekten çekinmeyelim.

Birbirimizi affetmeyi öğrenelim.
Gönül almayı küçüklük saymayalım.
Özür dilemeyi zayıflık olarak görmeyelim.

Unutmayalım ki insanın büyüklüğü, kaç kişiyi susturduğuyla değil, kaç kırık gönlü onarabildiğiyle ölçülür.

BU SABAH BİR DUA DA UZAKTAKİLER İÇİN EDELİM

İstanbul’a yağan yağmuru seyrederken insanın aklı yalnızca yaşadığı şehirde kalmıyor.

Uzaklara gidiyor.
Anadolu’nun köylerine…
Rumeli’nin dağlarına…
Balkanlar’ın eski Türk mahallelerine…
Çocukluğumuzun geçtiği sokaklara…
Artık kapısını çalamadığımız evlere…

Bir zamanlar aynı sofrayı paylaştığımız, bugün farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşayan dostlara…
Kim bilir, belki bu sabah Kırcaali’de de bir anne penceresinden dışarı bakıyordur.

Belki Filibe’de yaşlı bir baba çocukluğunun hatıralarını düşünüyordur.
Belki Şumnu’da bir insan, uzaklarda yaşayan evladından telefon bekliyordur.

Belki Bursa’da, Edirne’de veya İstanbul’da bir muhacir, yağmurun kokusunda doğduğu toprakları hatırlıyordur.

Çünkü insan nereye giderse gitsin, doğduğu toprakların kokusunu içinde taşır.
Bazı sokaklar unutulmaz.
Bazı evler hafızadan silinmez.

Bazı sesler yıllar geçse de kulaklarımızda yaşamaya devam eder.
Ve bazı yağmurlar, insanı hiç beklemediği bir anda çocukluğuna götürür.

Gurbet bazen binlerce kilometre uzaklık değildir. Gurbet, özlediğin bir insana artık sarılamamaktır.

Bu sabah bütün gurbetçilere, memleket hasreti çekenlere ve sevdiklerinden uzakta yaşayanlara da gönülden selam gönderiyorum.

HAYATIN EN BÜYÜK BEREKETİ, BİRİNİN DUASINDA YER ALABİLMEKTİR

Yıllar geçtikçe insan bazı gerçekleri daha iyi anlıyor.
Para kazanmak önemlidir.

Çalışmak önemlidir.
Bir ev sahibi olmak, çocuklarına güzel bir gelecek hazırlamak önemlidir.
Ama bunların hepsinden daha değerli bir şey vardır:

İyi bir insan olarak hatırlanmak.
Bir gün arkamızdan birinin, “Allah ondan razı olsun.” demesi…

Bir çocuğun yıllar sonra bizi güzel bir hatırayla anması…
Bir ihtiyaç sahibinin, zor gününde kendisine uzattığımız eli unutmaması…

Bir dostun, “En zor zamanımda yanımdaydı.” diyebilmesi…
İşte gerçek zenginlik budur.

Çünkü sahip olduğumuz her şey bir gün elimizden çıkabilir.
Evler, arabalar, makamlar, unvanlar…

Ama gönülden yapılan iyilikler insanların hafızasında yaşamaya devam eder.

Bu yüzden bu hafta kendimize küçük ama anlamlı bir hedef koyalım:
Hiç tanımadığımız bir insanın yüzünü güldürelim.

Bir ihtiyaç sahibinin derdini hafifletelim.
Bir yaşlının duasını alalım.
Bir çocuğun hayaline destek olalım.

Bir dostumuzun yalnızlığını paylaşalım.
Belki bütün dünyayı değiştiremeyiz.
Ama bir insanın dünyasını güzelleştirebiliriz.

Ve bazen bir insanın dünyasını güzelleştirmek, bütün bir ömre anlam katmaya yeter.

EY İSTANBUL, BU SABAH BİRAZ DA İNSANLIK İÇİN YAĞ!

Sevgili İstanbul…
Bu gece yağmurunla uyudun.
Sabaha yağmurunla uyandın.
Sokakların ıslandı.
Ağaçların yıkandı.
Kaldırımlarında biriken sular, gökyüzünün rengini taşıdı.

Ama ben bu sabah senden yalnızca güzel bir manzara istemiyorum.
İstiyorum ki bu yağmur, insanların kalplerine de dokunsun.

Birbirini unutan dostları hatırlatsın.
Kırgın kardeşleri barıştırsın.
Yalnız yaşayan yaşlılara bir kapı sesi getirsin.
Hasta yataklarında bekleyenlere umut olsun.

İş arayan gençlere yeni fırsatların kapısını açsın.
Geçim sıkıntısı yaşayan ailelere kolaylık getirsin.
Çocuklarımızın yüzünden tebessüm eksilmesin.

Hiçbir anne evladının acısıyla sınanmasın.
Hiçbir baba çaresizlik içinde kalmasın.
Hiçbir çocuk sevgisiz büyümesin.
Hiçbir yaşlı unutulmuş hissetmesin.
Ve hiçbir insan kendisini bu koca dünyada yapayalnız sanmasın.

Çünkü yağmurun en güzel tarafı, yalnızca toprağa can vermesi değil; bize aynı gökyüzünün altında yaşadığımızı hatırlatmasıdır.

YAĞMUR DİNECEK, PEKİ BİZ GERİYE NE BIRAKACAĞIZ?

Bu sabah yağmurun sesiyle uyandım.
Penceremin önünde hâlâ damlalar vardı.
Gökyüzü griydi.
Hava serindi.

Sonbahar bütün güzelliğiyle İstanbul’un üzerine çökmüştü.
Bir süre hiçbir şey yapmadan dışarıyı seyrettim.

Sonra düşündüm…
Bir gün bu yağmurları seyreden bizler de olmayacağız.

Bu pencerelerin önünde başka insanlar duracak.
Bu sokaklardan başka çocuklar geçecek.

Bu ağaçların altında başka insanlar yürüyecek.
Bizim bugün yaşadığımız günler, yarının hatıraları olacak.

Belki adımızı herkes hatırlamayacak.
Belki yaptığımız işleri kimse bilmeyecek.

Ama bir insanın kalbine bıraktığımız iyilik, bizden sonra da yaşamaya devam edebilir.
İşte bu yüzden hayatı yalnızca kendimiz için yaşamayalım.

Biraz da başkaları için yaşayalım.
Biraz daha anlayışlı olalım.
Biraz daha affedici olalım.
Biraz daha paylaşalım.

Ve en önemlisi, sevdiklerimize sevgimizi söylemek için yarını beklemeyelim.
Çünkü hayatın en acı gerçeği şudur:

Yağmurun yeniden yağacağını biliriz ama sevdiğimiz insanı yarın yeniden görebileceğimizin garantisi yoktur.
O hâlde bugün bir gönül alalım.
Bugün bir dostumuzu arayalım.

Bugün bir büyüğümüzün elini öpelim.
Bugün bir çocuğun başını okşayalım.
Bugün bir iyilik yapalım.
Çünkü yarın çok geç olabilir.

YAĞMURLA GELEN SABAH DUAM

Allah’ım…
Bu gece İstanbul’a rahmetini yağdırdın.
Susayan toprağa su verdin.
Yorgun ağaçların yapraklarını yıkadın.
Şimdi de gönüllerimize huzur ver.
Evlerimizden bereketi, sofralarımızdan helal lokmayı, kalplerimizden merhameti eksik etme.

Hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva, borçlularımıza kolaylık, yalnızlarımıza dostluk nasip et.

Evlatlarımızı koru.
Annelerimizin ve babalarımızın dualarını üzerimizden eksik etme.
Aramızdan ayrılan sevdiklerimize rahmet eyle.

Gurbette olanları sevdiklerine kavuştur.
İnsanların kalplerindeki kini, nefreti ve kırgınlıkları gider.

Bize yalnızca uzun bir ömür değil, güzel yaşanmış ve iyiliklerle dolu bir ömür nasip et.

Öyle yaşayalım ki bir gün bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızdan güzel bir dua edilsin.

Ve öyle bir iz bırakalım ki bizden sonra gelenler, bu dünyadan iyi insanların da geçtiğini hatırlasın.

Âmin.

GÜNAYDIN, YAĞMURLA YIKANMIŞ GÜZEL İSTANBUL!

Bu gece başlayan ve sabaha kadar devam eden yağmurun ardından, sonbaharın serinliğini ve toprağın güzel kokusunu taşıyan bu yeni sabahtan hepinize en kalbî selamlarımı gönderiyorum.

İnşallah bu yağmur bütün İstanbul’umuza bereket getirir.

İnşallah bu hafta ülkemizin her köşesinde güzel haberler duyulur.

İnşallah herkesin evinde huzur, sofrasında bereket, gönlünde sevgi olur.

Ve inşallah hepimiz, yağmurun toprağa yaptığı iyiliği birbirimize yapmayı öğreniriz.

Çünkü…
Toprak yağmurla güzelleşir.
Ağaç yaprakla güzelleşir.
Ev sevgiyle güzelleşir.

İnsan merhametle güzelleşir.

Dünya ise iyi insanların varlığıyla güzelleşir.

Bu sabah İstanbul’a yağan yağmurun her damlası, hayatımıza bir güzellik getirsin.

Günaydın İstanbul…
Günaydın Anadolu…

Günaydın Rumeli…
Günaydın dünyanın neresinde olursa olsun kalbinde iyilik taşıyan bütün güzel insanlar…

Yağmurunuz rahmet, sofranız bereket, gönlünüz huzur, ömrünüz hayırlı olsun.

Ve unutmayın:
Bir gün hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Önemli olan ne kadar yağmur gördüğümüz değil, kaç insanın kuruyan gönlüne bir damla umut olabildiğimizdir.

En kalbî duygularımla, yağmurlarla yıkanmış bir İstanbul sabahından sevgiler, selamlar…

Yazar