Rafet ULUTÜRK
Bir Köyden Çıktı, Bir Ömür Çalıştı, Dünyayı Dolaştı; Sonunda “Beni Köyüme Götürün” Dedi
İnsan ömrü ne garip…
Doğarken nereye geleceğimizi biz seçmiyoruz.
Hayat bizi bazen köyümüzden şehre, şehirden gurbete, bir ülkeden başka bir ülkeye savuruyor.
Ekmek peşinde yollar aşıyoruz.
Evler kuruyoruz.
Çocuklarımız oluyor.
Torunlarımız büyüyor.
Saçlarımız ağarıyor.
Bir zamanlar koşarak çıktığımız yokuşları bastonla çıkamaz hâle geliyoruz.
Ama insanın içinde bir yer hiç yaşlanmıyor:
Doğduğu toprak.
Mümin Ağa’nın hikâyesini düşündüğümde benim aklımda en çok onun son arzusu kalıyor:
“Beni köyüme götürün.”
Sanki doksan yıla yaklaşan koca bir ömrü üç kelimeye sığdırmıştı:
“Beni eve götürün…”
O ev artık çocukluğundaki ev değildi.
O ev Köseler’di.
Babası Murad Dede’nin yattığı topraktı.
Çocukluğunun geçtiği yollar, taşıdığı taşlar, sırtlandığı odunlar, gençliğinin teri, annesinin sesi, Hamiş ile kurduğu yuva…
Hepsi oradaydı.
Ve sonunda Mümin Ağa başladığı yere döndü.
ANNESİNİN TANIMADIĞI O ÇOCUK…
Mümin Ağa’nın hayatından beni en çok etkileyen hatıralardan biri gençlik yıllarına aittir.
Ekmek kazanmak için Kırcaali dışına gitmişti.
Daha çocuk denecek yaştaydı belki.
Çalışmak gerekiyordu.
Çünkü o zamanların çocuklarına hayat:
“Sen küçüksün.”
demiyordu.
Çalışmaya giderken bir tren yolculuğunda düştü.
Başından yaralandı.
Başını sardılar.
Üstü başı perişan hâlde eve döndü.
Kapıya geldiğinde annesi baktı…
Ama kendi oğlunu tanıyamadı.
Başındaki sargıları, yorgun yüzünü ve perişan hâlini görünce onu dilenci sandı.
Ve evdekilere:
“Şu dilenciye biraz para verin.”
dedi.
Düşünün…
Bir anne kendi evladını tanıyamıyor.
Çünkü hayat o çocuğun yüzünü kısa zamanda değiştirmişti.
Bugün bu hatırayı anlatırken insanın boğazı düğümleniyor.
O kapının önünde duran genç Mümin belki o gün bilmiyordu ama önünde çok uzun bir hayat vardı.
Daha çok çalışacaktı.
Daha çok yorulacaktı.
Evlat yetiştirecekti.
Göç edecekti.
Türkiye’ye gelecekti.
Yaşlanacaktı.
Ve bir gün yine aynı topraklara dönmek isteyecekti.
ÇOCUKLUĞUNU OYUNLA DEĞİL, EMEKLE TANIYANLARDANDI
Bugün çocukluğumuzu anlatırken oyuncaklardan, okuldan, tatillerden söz ediyoruz.
Onların çocukluğunda ise taş vardı.
Odun vardı.
Çamur vardı.
Yol vardı.
Çalışmak vardı.
Mümin Ağa da ev yapmak için taş taşıdı.
Yollarda çalıştı.
Kırcaali Barajı’nın yapımında emek verdi.
Bir taraftan da okumak istedi.
Kırcaali Medresesi’nde eğitim gördü.
Okuyabilmek için odun taşıdı.
Çünkü onun hayatında hiçbir şey hazır gelmedi.
Bir şey istiyorsa onun yükünü de taşımak zorundaydı.
Belki bu yüzden ilerleyen yıllarda ekmeğin kıymetini bildi.
Belki bu yüzden insanlara karşı merhametliydi.
Çünkü yokluğu yaşamış bir insan, başkasının yokluğunu gözünden tanır.
BABASI MURAD DEDE’NİN KARŞISINDA BAŞKA BİR MÜMİN VARDI
Mümin Ağa sert bir adam olabilirdi.
Sözü ağır olabilirdi.
Evinde disiplinliydi.
Fakat konu babası Murad Dede olduğunda başka bir Mümin ortaya çıkardı.
Babasının karşısında gelişigüzel konuşamazdı.
Sözünü tartardı.
Saygısını bozmazdı.
Çünkü onun dünyasında baba yalnızca baba değildi.
Baba; köktü.
Baba; aileydi.
Baba; otoriteydi.
Baba; terbiyeydi.
Şimdi kaderin yaptığına bakın…
Hayatının sonunda Mümin Ağa yine babasına döndü.
Çocukken karşısında sesini yükseltemediği babasının yanına…
Bu defa konuşmak için değil.
Sonsuza kadar yanında yatmak için.
HAMİŞ İLE KURULAN BİR ÖMÜR
Sonra Hamiş girdi hayatına.
Evlendiler.
Çocukları oldu.
Artık Mümin yalnız Mümin değildi.
Bir eşti.
Bir babaydı.
Bir evin sorumluluğunu taşıyordu.
Kırcaali’ye gittiler.
Veselçane’de yaşadılar.
Hamiş de çalıştı.
Ev işlerine gitti.
Mümin Ağa da hangi iş varsa yaptı.
Sonra tekrar Köseler’e döndüler.
Yine barajda çalıştı.
Yine ter döktü.
Hayat onları nereye götürürse götürsün birlikte mücadele ettiler.
Bir aile bazen büyük sözlerle kurulmaz.
Sabah erkenden işe giden bir adamla, evin yükünü omuzlayan bir kadının sessiz dayanışmasıyla kurulur.
Onların hikâyesi biraz da buydu.
KÖYÜN MAĞAZASINDA YALNIZCA MAL SATMADI
Mümin Ağa daha sonra Köseler’deki mağazada çalışmaya başladı.
Köy hayatını bilen bilir.
Köy mağazası yalnızca alışveriş yapılan bir yer değildir.
Orası köyün haber merkezidir.
İnsanların karşılaştığı, dertleştiği, ihtiyaçlarını anlattığı yerdir.
Mümin Ağa orada insanlarla yıllarca yüz yüze geldi.
Fakiri de geldi.
Zengini de.
Yaşlısı da.
Çocuğu da.
Tanıdığı da.
Akrabası da.
Ama onun terazisinde yalnızca şeker, un, yağ tartılmadı.
İnsanlık da tartıldı.
Adaletli olmaya çalıştı.
Merhametli davrandı.
Vicdanını kaybetmedi.
Çünkü insanın gerçek zenginliği kasasında bulunan para değildir.
Bir köyde yıllar sonra arkasından:
“İyi adamdı.”
dedirtmektir.
BİR ODA BAZEN BİR İNSANIN BÜTÜN DÜNYASIDIR
Fakat Mümin Ağa’yı anlatırken benim için unutulmaması gereken bir hatıra vardır.
Murad Dede’nin kız kardeşi Zürece yalnız kalmıştı.
Yaşlanmıştı.
Bir kapıya ihtiyacı vardı.
Bir sofraya…
Bir sıcak odaya…
Daha önemlisi:
“Sen yalnız değilsin.” diyecek bir insana.
Mümin Ağa gitti.
Onu aldı.
Evine getirdi.
Ve ona bir oda yaptı.
Sonra bakımını üstlendi.
İşte Mümin Ağa’yı anlatmak isteyen biri, yalnızca nerelerde çalıştığını yazmasın.
Bu odayı da yazsın.
Çünkü bazen bir insanın bütün karakteri yaptığı tek bir odada saklıdır.
Duvarı taştan olabilir.
Kapısı tahtadan olabilir.
İçinde çok fazla eşya bulunmayabilir.
Ama o odanın harcında merhamet vardır.
Bugün koca evlerde birbirimize yer bulamaz hâle geldiğimiz zamanlarda, Mümin Ağa’nın bir yaşlıya açtığı o küçük oda bize büyük bir ders bırakıyor:
Ev büyük olduğu için yuva olmaz.
İçinde bir başkasına yer açabildiğiniz zaman yuva olur.
ÇALIŞMAK ONUN KADERİ GİBİYDİ
Daha sonra Boynovo’da çalıştı.
Yıllar geçti.
Emekli oldu.
İnsan:
“Artık dinlenir.”
diye düşünebilir.
Ama hayat Mümin Ağa’ya bir yol daha hazırlamıştı.
1993 yılında Türkiye’ye geldi.
Yeni ülke…
Yeni hayat…
Yeni mücadele…
Yaşı artık genç değildi.
Fakat yine çalıştı.
Boya yaptı.
Badana yaptı.
Duvar boyadı.
Belki başkalarının evlerini güzelleştirirken kendi memleketinin evlerini düşündü.
Belki fırçayı her duvara vurduğunda Köseler’deki evinin duvarları gözünün önüne geldi.
Bilemiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Mümin Ağa hayatının hiçbir döneminde emeğinden utanmadı.
Çünkü çalışmak ayıp değildi.
Alın teri ayıp değildi.
Helalinden ekmek kazanmak insanın şerefiydi.
TÜRKİYE ONA NEFES ALDIRDI, AMA KALBİ KÖSELER’DE KALDI
Türkiye’de hayatı biraz daha rahatladı.
Çocukları yanındaydı.
Torunları vardı.
Yeni bir hayat kurulmuştu.
Fakat insan bazı yerlerden ayrılır, bazı yerler insandan ayrılmaz.
Köseler de Mümin Ağa’dan hiç ayrılmadı.
Yıllar geçti.
Yaşlandı.
Bedeni yoruldu.
Ama insan yaşlandıkça geleceğe değil, geçmişe daha çok bakıyor.
Çocukluğunun yollarını özlüyor.
Anne babasını düşünüyor.
Eski evini hatırlıyor.
Gençken çalıştığı yerleri gözünün önüne getiriyor.
Ve sonunda Mümin Ağa’nın dilinden o söz döküldü:
“Beni köyüme götürün.”
BİR VASİYETTEN DAHA FAZLASI
Bu söz bana göre bir cenaze vasiyeti değildir.
Bir ömrün itirafıdır.
“Ben oraya aidim.”
demektir.
“Benim hikâyem orada başladı.”
demektir.
“Babam orada.”
demektir.
“Çocukluğum orada.”
demektir.
“Gençliğimin teri o toprakta.”
demektir.
Ve evlatları bu isteğini yerine getirdi.
Mümin Ağa yeniden Köseler’e getirildi.
Ama bu defa çalışmaya gelmedi.
Taş taşımaya gelmedi.
Barajda çalışmaya gelmedi.
Mağazanın kapısını açmaya gelmedi.
Bir yaşlıya oda yapmaya gelmedi.
Bu defa dinlenmeye geldi.
SON YOLCULUK BABAYA DOĞRUYDU
Ve babası Murad Dede’nin yanına defnedildi.
İşte hayatın insanı susturan tarafı burada başlıyor.
Bir zamanlar Murad Dede:
“Evladım…”
diye sesleniyordu.
Mümin koşuyordu.
Odun taşıyordu.
Çalışıyordu.
Babasının yanında terbiyesini bozmuyordu.
Sonra Murad Dede bu dünyadan gitti.
Aradan yıllar geçti.
Mümin Ağa baba oldu.
Dede oldu.
Yaşlandı.
Doksan yıla yaklaşan bir hayat yaşadı.
Sonunda yine babasına döndü.
Sanki:
“Baba, geldim…”
der gibi.
Artık ikisi Köseler toprağında yan yana.
Ne şehir kaldı.
Ne gurbet.
Ne iş.
Ne yorgunluk.
Ne tren yolları.
Ne baraj.
Ne mağaza.
Ne boya fırçası.
Sadece baba ile oğul kaldı.
Ve üzerlerinde aynı Köseler toprağı…
ŞİMDİ KÖSELER’DEN GEÇERKEN…
Bundan sonra Köseler’in yollarından geçildiğinde Mümin Ağa yalnız mezarlıkta aranmasın.
Baraja bakıldığında biraz oradadır.
Eski köy yollarında biraz o vardır.
Mağazanın hatırasında onun sesi vardır.
Bir yaşlıya açılan kapıda onun merhameti vardır.
Ailesinin sofrasında onun emeği vardır.
Evlatlarında terbiyesinden bir parça vardır.
Torunlarında hatırası yaşayacaktır.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bir mezar taşı olmaz.
Bir ölçü olur.
“Dedem olsa ne yapardı?”
“Babam olsa buna nasıl davranırdı?”
diye düşündürür.
İşte asıl miras budur.
SEN KÖYÜNÜ UNUTMADIN, KÖYÜN DE SENİ UNUTMASIN MÜMİN AĞA
Ey Mümin Ağa…
Çocukken taş taşıdın.
Odun taşıdın.
Yollarda çalıştın.
Barajda ter döktün.
Okudun.
Evlendin.
Çocuk büyüttün.
Köyün mağazasında insanlara hizmet ettin.
Yalnız kalmış bir büyüğüne evinde oda açtın.
Gurbete çıktın.
Türkiye’ye geldin.
Burada yeniden çalıştın.
Yaşlandın.
Ama Köseler’i unutmadın.
Sonunda yalnız bir şey istedin:
“Beni köyüme götürün.”
Götürüldün Mümin Ağa…
Doğduğun topraklara döndün.
Ve en güzeli de nasip oldu:
Baban Murad Dede’nin yanına vardın.
Şimdi dinlen.
Çocukken taşıdığın taşlar geride kaldı.
Omzundaki odunlar geride kaldı.
Barajın ağır işleri geride kaldı.
Gurbet yolları bitti.
Boya tuttuğun eller artık yorulmayacak.
Hayat boyunca taşıdığın bütün yükleri bıraktın.
Senin yükünü artık Köseler’in toprağı taşıyor.
Bizlere ise senden kalan bir vazife var:
Seni unutmamak.
Çalışkanlığını anlatmak.
Merhametini anlatmak.
Adaletini anlatmak.
Zürece’ye yaptığın o odayı anlatmak.
Baban Murad Dede’ye duyduğun saygıyı anlatmak.
Ve bir insanın yıllarca gurbette yaşasa bile doğduğu toprağı nasıl unutmadığını çocuklarımıza anlatmak…
Çünkü senin hikâyen yalnızca bir ölüm hikâyesi değildir.
Bir emek, vefa ve dönüş hikâyesidir.
Bir çocuk Köseler’den çıktı.
Bir ömür çalıştı.
Baba oldu.
Dede oldu.
Gurbet gördü.
Doksan yıla yaklaşan bir ömür sürdü.
Ve sonunda yine Köseler’e döndü.
Babasının yanına…
Allah sana rahmet eylesin Mümin Ağa.
Mekânın cennet olsun.
Murad Dede ile yan yana huzur içinde uyu.
Sen köyünü unutmadın.
İnşallah Köseler de seni unutmayacak.

Öztürkler, Türk Dünyası Aba Güreşi Turnuvası Finallerine Katıldı
Ankara’da Türk Dünyasının Renkleri Buluştu: Keçiören’de Kültür Şöleni
Şanlı Erenköy Direnişi’nin 62. Yılında Kıbrıs Türklerinin Mücadelesi Anılıyor
Aliyev ve Paşinyan Bölgesel Barış ve Ulaşım Projelerini Görüştü
Saraybosna’daki Aliya İzzetbegoviç Müzesi Yenilenen Yüzüyle Ziyaretçilerini Bekliyor