Rafet ULUTÜRK

Bağımsızlık yalnızca sınırların değil, ortak geleceğin adıdır

22 Eylül, Bulgaristan tarihinin sıradan bir yıldönümü değildir.

22 Eylül 1908’de Veliko Tırnovo’da ilan edilen bağımsızlık, Bulgaristan’ın uluslararası sistemde tam egemen bir devlet olma iradesinin tarihî ifadesidir. Bulgaristan Dışişleri Bakanlığı kaynakları da bağımsızlığın Veliko Tırnovo’da ilan edildiğini ve ülkenin bu tarihten sonra Avrupa’nın siyasi haritasında bağımsız bir aktör olarak yerini aldığını vurgulamaktadır.

Fakat aradan 118 yıl geçtikten sonra 22 Eylül’e yalnızca geçmişin penceresinden bakmak yeterli değildir.
Asıl soruyu bugün sormalıyız:

Bağımsız Bulgaristan nasıl bir Bulgaristan olacaktır?

Türküyle, Bulgarıyla, Romanıyla, Pomakıyla, farklı köken ve inançlardan bütün vatandaşlarını aynı devlet çatısı altında eşit görebilen bir Bulgaristan mı?

Yoksa toplumun bazı kesimlerinin kendisini merkeze, bazılarının ise kenara itilmiş hissettiği bir Bulgaristan mı?

  1. yüzyılda bağımsızlığın gerçek sınavı burada başlamaktadır.

1908’in dersi: Devlet aklı sadece meydanda değil, diplomasi masasında kurulur

22 Eylül 1908’in belki de üzerinde yeterince durulmayan yönlerinden biri şudur:

Bağımsızlık yalnızca heyecanla değil, devlet aklıyla gerçekleştirildi.

1878’den 1908’e uzanan otuz yıllık dönemde Bulgaristan kendi kurumlarını oluşturdu, diplomatik imkânlarını geliştirdi ve uluslararası şartları değerlendirdi. Ardından uygun siyasi ortamda bağımsızlık ilan edildi. Bulgaristan’ın egemenliği daha sonra uluslararası alanda tanındı.
Buradan bugüne taşınması gereken önemli bir ders vardır:

Devletler yalnızca cesaretle değil; sabır, diplomasi, kurumlar ve uzun vadeli stratejiyle güçlenir.
Bugünkü Bulgaristan’ın da ihtiyacı tam olarak budur.

Kutuplaşmayı büyüten değil uzlaşmayı kuran; seçimden seçime değil nesilden nesile düşünen bir devlet anlayışı.

Bağımsız devlet olmak başka, güçlü demokrasi olmak başkadır

Bir ülkenin bayrağının bulunması bağımsızlığın sembolüdür.
Ama bağımsızlığın içini dolduran şey hukuktur.

Bağımsızlık;
vatandaşın devlete güvenebilmesidir.

Çocuğunun geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmamasıdır.
Bir vatandaşın soyadı nedeniyle dışlanmamasıdır.

Bir Türkün Türk olduğu için, bir Romanın Roman olduğu için, bir Bulgarın siyasi görüşü nedeniyle kendisini ikinci sınıf hissetmemesidir.
Devletin vatandaşına sorması gereken ilk soru:

“Sen hangi etnik kökendensin?” değil, “Sen bu ülkenin vatandaşı mısın?” olmalıdır.
Cevap evetse, hak da sorumluluk da hukuk da eşit olmalıdır.

İşte 22 Eylül’ü geleceğe taşıyacak anlayış budur.
Bulgaristan Türkleri misafir değildir

Bu noktada Bulgaristan Türkleri konusunda açık konuşmak gerekir.

Bulgaristan Türkleri bu ülkenin geçici sakinleri değildir.

Bu topraklarda doğmuş, yaşamış, üretmiş, vergi vermiş, şehirler ve köyler kurmuş, Bulgaristan’ın ekonomik, kültürel ve toplumsal hayatına nesiller boyunca katkıda bulunmuş vatandaşlardır.

Dolayısıyla Türk toplumunun haklarını konuşmak Bulgaristan’a karşı olmak değildir.

Tam tersine:
Bulgaristan vatandaşlarının haklarını konuşmak Bulgaristan’ın demokratik geleceğini konuşmaktır.

Bizim savunduğumuz anlayış etnik toplulukların birbirinden kopması değildir.
Biz yeni duvarlar istemiyoruz.
Yeni köprüler istiyoruz.

Bulgaristan’ın ihtiyacı etnik siyaset değil, eşit vatandaşlıktır

Bulgaristan’ın geleceğini sürekli “Bulgar partisi”, “Türk partisi”, “Roman oyu”, “Türk oyu” gibi dar kalıplara sıkıştırmak ülkenin demokratik gelişimine hizmet etmez.

Bizim görmek istediğimiz Bulgaristan’da siyasi partiler vatandaşlara etnik kökenlerine göre değil, sundukları politikalarla ulaşmalıdır.

Bir Türk yalnızca Türk olduğu için belirli bir siyasi yapıya mecbur bırakılmamalıdır.

Bir Bulgar da yalnızca etnik kimliği üzerinden siyasi tercihe zorlanmamalıdır.

İnsanların tercihleri eğitim, ekonomi, hukuk, sosyal politika, dış politika ve gelecek vizyonu üzerinden şekillenebilmelidir.

Çünkü demokrasi, insanların hangi kökenden geldiğini değil, hangi geleceği istediğini özgürce söyleyebilmesidir.
Biz “ana kucağı” gibi bir devlet istiyoruz

Devletin büyüklüğü, güçlü olan vatandaşına nasıl davrandığından çok, kendisini güçsüz hisseden vatandaşına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Biz Bulgaristan’da devleti bir ana kucağı gibi görmek istiyoruz.
Bir anne çocukları arasında ayrım yapmaz.

Birinin adı Ahmet, diğerinin adı Georgi diye sevgisini bölmez.
Biri Türkçe, biri Bulgarca konuşuyor diye adaletini değiştirmez.

Bulgar, Türk, Roman, Pomak, Ulah, Makedon veya başka bir kimlikten…

Hepsi Bulgaristan Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıdır.
Devlet hepsine aynı mesafede durmalıdır.
Bu bir azınlık talebi değil, demokratik devlet talebidir.

Dil korkulacak değil, korunacak bir zenginliktir
Bağımsızlığın en önemli boyutlarından biri kültürel özgüvendir.

Bir devlet kendi resmî dilini güçlü biçimde öğretirken vatandaşlarının ana dillerinden korkmamalıdır.
Bulgarca elbette Bulgaristan’ın ortak kamusal hayatının temelidir.

Ancak Türkçe de Bulgaristan’ın tarihî ve kültürel gerçekliğinin bir parçasıdır.

Burada mevcut tabloyu romantikleştirmemek gerekiyor. Avrupa Konseyi’nin Bulgaristan hakkındaki son değerlendirmesinde, Türk azınlık temsilcilerinin ana dil öğretiminin haftada yalnızca birkaç saatle sınırlı olmasını yetersiz gördükleri; Türkçeyi “ana dili” olarak öğrenen öğrenci sayısının 1992/93’te yaklaşık 114 binden son yıllarda 4–5 bin seviyelerine kadar gerilediği aktarılıyor. Komite mevcut azınlık dili öğretimi imkânlarını yetersiz buluyor.
Bu tablo üzerinde düşünmek gerekir.

Bir dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.
Ninniler kaybolur.
Türküler kaybolur.
Dedelerin torunlarına anlattığı hikâyeler kaybolur.
Yerel hafıza kaybolur.

Dolayısıyla Türkçenin yaşatılması Bulgarcaya karşı bir girişim değildir.
Çok dilli kültürel miras Bulgaristan’ın zenginliğidir.

Yeni bağımsızlık mücadelesi: İnsanını kaybetmemek
1908’in meselesi siyasi egemenlikti.
Bugünün meselelerinden biri ise insan sermayesidir.

  1. yüzyılın bağımsızlığı yalnızca sınır korumakla ölçülmez.

Bilim üretebiliyor musunuz?
Gençlerinize gelecek verebiliyor musunuz?
Nitelikli insanınızı ülkenizde tutabiliyor musunuz?
Teknoloji geliştirebiliyor musunuz?

Eğitim sisteminiz çocukları geleceğin dünyasına hazırlayabiliyor mu?
Devlet kurumlarına güven oluşturabiliyor musunuz?

Bunların cevabı güçlü değilse, bayrağınız bağımsız olsa bile geleceğiniz dışarıya bağımlı hale gelebilir.
Bu nedenle Bulgaristan’ın yeni bağımsızlık stratejisinin merkezine insanı koyması gerekir.

Türkler ile Bulgarlar arasında yeni bir tarih yazılabilir
Türkiye ile Bulgaristan komşudur.
Ama sadece komşu değildir.

Karadeniz’i, Balkanlar’ı, ekonomik ilişkileri, güvenliği, ticareti ve milyonlarca insanın aile hikâyelerini paylaşan iki ülkedir.
Geçmişte acılar yaşandı.
Bunları unutmak doğru değildir.

Fakat gelecek yalnızca acıların üzerine de kurulamaz.
Tarih bize hafıza vermelidir; düşmanlık mirası değil.

Bu nedenle önümüzdeki dönemin anlayışı şu olmalıdır:
Yeni duvarlar değil, yeni köprüler.

Türkiye ile Bulgaristan arasında eğitimden ticarete, kültürden turizme, ulaştırmadan teknolojiye kadar çok daha güçlü işbirliği alanları kurulabilir.

Bulgaristan Türkleri de iki ülke arasında bir sorun olarak değil, doğal bir insan köprüsü olarak görülmelidir.

22 Eylül bize bugün ne söylemeli?
22 Eylül’ün mesajını yalnızca 1908’de bırakmamalıyız.

O gün Bulgaristan:
“Kendi geleceğime kendim karar vereceğim.”
dedi.
Bugün bunun ikinci cümlesini kurma zamanıdır:

“Bu geleceği bütün vatandaşlarımla birlikte kuracağım.”
Çünkü bağımsızlığın bir sonraki aşaması kapsayıcı demokrasidir.

Egemenliğin bir sonraki aşaması hukukun üstünlüğüdür.
Devlet olmanın bir sonraki aşaması vatandaşına güven vermektir.

Ve millî birlik, herkesin aynı olması değil; farklılıklarıyla birlikte aynı devletin geleceğine inanabilmesidir.
118 yıl sonra yeni hedef

22 Eylül 1908 Bulgaristan’ın bağımsızlık kapısını açtı.
22 Eylül 2026 ise başka bir soruyu önümüze koymalıdır:

Önümüzdeki yüz yılın Bulgaristan’ını nasıl kuracağız?
Cevabımız nettir:
Daha demokratik.
Daha adil.
Daha müreffeh.
Gençlerini kaybetmeyen.
Kültürlerinden korkmayan.

Türkünü, Bulgarını, Romanını ve bütün vatandaşlarını eşit gören.
Komşularıyla kavga üzerinden değil işbirliği üzerinden ilişki kuran.

Devlet kurumlarına güven duyulan bir Bulgaristan.
Çünkü gerçek bağımsızlık yalnızca başka bir devlete bağlı olmamak değildir.

Gerçek bağımsızlık, kendi vatandaşını kaybetmemektir.
Son söz: Bu ülke hepimizin ortak evidir

Bugün Bulgaristan bayrağı dalgalanıyorsa, onun gölgesinde yaşayan her vatandaşın kendisini o devletin eşit evladı hissedebilmesi gerekir.

Bir ülkeyi güçlü yapan tek bir etnik kimlik değil, ortak vatandaşlık bilincidir.
Bir devleti büyüten geçmişte kazandığı zaferler kadar, gelecekte kurabildiği adalettir.

Bu nedenle 22 Eylül’de yalnızca geçmişi kutlamayalım.
Geleceğin Bulgaristan’ını da düşünelim.

Öyle bir Bulgaristan kuralım ki hiçbir çocuk kendi dilinden utanmasın.
Hiçbir vatandaş soyadı yüzünden kendisini yabancı hissetmesin.

Hiçbir siyasi yapı bir toplumu “oy deposu” olarak görmesin.
Ve hiç kimse diğerine:
“Sen bu ülkeye ait değilsin.”
diyemesin.

Çünkü Bulgaristan hepimizin ortak evidir.
Bu evin çatısı bağımsızlık, temeli hukuk, duvarları demokrasi, kapısı özgürlük, harcı ise eşit vatandaşlık olmalıdır.

1908’in bağımsızlık iradesini 2026’nın demokratik iradesiyle tamamlayabilirsek, 22 Eylül yalnızca tarihte kazanılmış bir bağımsızlığın yıldönümü olmayacaktır.
Geleceğe birlikte yürümenin de başlangıcı olacaktır.

Tüm Bulgaristan vatandaşlarının 22 Eylül Bağımsızlık Günü kutlu olsun.
Yeni duvarlar değil, yeni köprüler kuralım.

Yazar