Gülten RAYİMOĞLU

Çünkü Bu Dünyada En Çok Düşünenler Yorulur, En Çok Hissedenler Kırılır, En Çok Sevenler Susar…

“Bazı insanlar akıllarını kaybettikleri için değil, insanların kaybettiği vicdanı hâlâ taşıdıkları için bu dünyaya sığamazlar.”
Bazen İnsan Her Şeyi Anladığı İçin Yorulur
Hayatta öyle bir zaman gelir ki insan artık hiçbir şeye eskisi gibi bakamaz.
Bir çocuğun gözyaşında kendi çocukluğunu görür.
Bir annenin sessizliğinde binlerce acıyı duyar.
Bir babanın nasırlı ellerinde ömür boyu verilmiş mücadeleyi okur.
Bir yaşlının gözlerinde, kimseye anlatamadığı yarım kalmış hikâyeleri fark eder.

Ve insan bir gün anlar ki bu dünyada en ağır yük, sırtımızda taşıdığımız yükler değildir.
En ağır yük, kalbimizin ve aklımızın birlikte taşıdığı gerçeklerdir.
Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamazlar.
Başkalarının acılarını da hissederler.
Bir yetimin gözyaşı onların uykusunu kaçırır.
Bir mazlumun çaresizliği yüreklerine oturur.
Bir haksızlık karşısında herkes susarken onlar kendi içlerinde fırtınalar koparırlar.

İşte böyle insanlara bazen toplumun verdiği isim bellidir:

“Sen çok düşünüyorsun!”
“Her şeyi kendine dert ediyorsun!”
“Bu kadar kafana takma!”
“Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”
Belki dünyayı kurtaramayacaklar.
Ama dünyanın bütün acılarına alışmayı da kabul edemeyecekler.
Çünkü onların aklı yalnızca düşünmez.
Vicdanları da konuşur.

İnsan Bazen İnsanları Tanıdıkça Yalnızlaşır
Gençliğimizde herkesi kendimiz gibi zannederiz.
Gülümseyen herkesin samimi olduğunu düşünürüz.
Elimizi sıkan herkesin dostumuz olduğuna inanırız.
Verilen sözlerin tutulacağını, yapılan iyiliklerin unutulmayacağını, dostlukların kolay kolay bozulmayacağını sanırız.
Sonra hayat başlar bize öğretmeye.
Bir gün en güvendiğimiz insanın bizi anlamadığını görürüz.
Bir gün uğruna mücadele ettiğimiz insanların bizi yalnız bıraktığını öğreniriz.

Bir gün yıllarca omuz omuza yürüdüğümüz birinin, küçük bir menfaat karşısında başka bir yola saptığını fark ederiz.
İşte o zaman insanın içinde bir şeyler kırılır.
Ama en acısı nedir bilir misiniz?
İnsanların değişmesi değildir.

En acısı, insanın kendi temiz niyetinin başkalarında da bulunduğuna inanmış olmasıdır.
Sonra susmaya başlarız.
Çünkü her şeyi anlatmanın bir anlamı olmadığını öğreniriz.
Her doğruyu herkesin duymak istemediğini anlarız.
Her insanın hakikati aramadığını, bazılarının yalnızca işine geleni duymak istediğini görürüz.
Ve kalabalıklar içinde sessizleşiriz.
İnsanlar bizi değişmiş zanneder.
Oysa biz yalnızca hayatın öğrettikleriyle olgunlaşmışızdır.

Akıllı İnsan Neden Geceleri Uyuyamaz?

Çünkü bazı insanların zihni, başını yastığa koyunca susmaz.
Gündüz gördüklerini gece düşünürler.
Söylenemeyen sözleri, yarım kalan hayalleri, kaybedilen insanları, yapılması gereken ama yapılamayan iyilikleri hatırlarlar.
Bir annenin duası gelir akıllarına.
Bir babanın son nasihati kulaklarında çınlar.
Çocukluklarının geçtiği sokaklar gözlerinin önünden geçer.
Bir daha dönemeyecekleri yılları düşünürler.
Bazen kendilerine sorarlar:
“Acaba daha fazlasını yapabilir miydim?”
“Bir insanın hayatına daha fazla dokunabilir miydim?”
“Yanlış anlaşılmasaydım her şey farklı olur muydu?”
“Keşke o gün susmasaydım…”
“Keşke o insanın kıymetini daha önce bilseydim…”
İşte insanın en büyük hesaplaşması bazen başkalarıyla değil, kendi vicdanıyla olur.
Çünkü insan herkesten kaçabilir.
Kalabalıklardan uzaklaşabilir.
Bir şehri terk edebilir.
Bir ülkeyi değiştirebilir.
Ama kendi vicdanından kaçamaz.
İnsanın en uzun yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur.
Ve bazı yolculuklarda insanın gözyaşları, kelimelerinden daha çok şey anlatır.

Bazı İnsanlar Vatanını Kaybetmeden de İçinde Gurbet Taşır
Bizim coğrafyamızda akıl, yalnızca kitaplardan öğrenilmedi.
Biz hayatı acıyla öğrendik.
Balkanların soğuk gecelerinde, Rodopların sessiz köylerinde, Deliorman’ın toprak yollarında, Tuna’nın kıyılarında, Arda’nın akan sularında öğrendik.
Bizim insanımız bazen bir kelime söyleyebilmek için bedel ödedi.
Kendi adını koruyabilmek için mücadele etti.
Ana dilinde konuşabilmek için korkularla yaşadı.
Bir gün kapısının çalınacağından endişe eden aileler oldu.
Bir gün doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kalan insanlar oldu.
1989 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen yüz binlerce insanın hikâyesine bakın.

Yanlarında ne getirebildiler?
Birkaç valiz.
Birkaç fotoğraf.
Biraz toprak.
Bir ömürlük hatıra.
Ve kalplerinin içinde koskoca bir vatan.
O insanlar yalnızca sınırı geçmediler.
Bir hayatı geride bırakarak başka bir hayata başladılar.
Anneler çocuklarını kucakladı.
Babalar gözyaşlarını sakladı.
Dedeler son kez evlerinin kapısına baktı.
Nineler belki bir daha göremeyecekleri mezarlara veda etti.
Kimileri arkasına dönüp son kez baktığında çocukluğunu gördü.
Kimileri gençliğini bıraktı o topraklarda.
Kimileri annesinin mezarını.
Kimileri babasının diktiği ağacı.
Ve bütün bu acıların içinde yeniden hayata tutunmayı başardılar.

Şimdi soruyorum:
Böylesine büyük acılar yaşamış bir insan nasıl olur da dünyaya sıradan gözlerle bakabilir?
Nasıl olur da her şeyi kolayca unutabilir?
Nasıl olur da haksızlık karşısında hiçbir şey hissetmeden yaşayabilir?
İşte bizim insanımızın bazen fazla düşünmesinin sebebi budur.
Çünkü biz yalnızca bugünü yaşamıyoruz.
Geçmişimizin acılarını, atalarımızın hatıralarını ve çocuklarımızın geleceğini de birlikte taşıyoruz.
En Büyük Acı, Doğruyu Görüp Bir Şey Yapamamaktır

İnsanı bazen yoksulluk yormaz.
Çalışmak yormaz.
Mücadele etmek yormaz.
İnsanı asıl yoran, bir yanlışın herkes tarafından bilinmesine rağmen kimsenin onu düzeltmek istememesidir.
Bir toplumun sorunlarını görürsünüz.
Çözüm yollarını anlatırsınız.
İnsanları bir araya getirmeye çalışırsınız.

Birlik çağrısı yaparsınız.
Ama bazıları dinlemez.
Bazıları anlamak istemez.

Bazıları kendi küçük çıkarlarını toplumun geleceğinden daha önemli görür.

İşte böyle zamanlarda insanın içinde büyük bir yalnızlık başlar.
Kendi kendine sorar:
“Ben neden bu kadar uğraşıyorum?”
“Bütün bunlar kimin için?”
“Bir gün insanlar bu çabanın kıymetini anlayacak mı?”
Fakat ertesi sabah yeniden kalkarsınız.
Çünkü içinizde sizi harekete geçiren bir ses vardır.

O ses size şöyle der:
“Sen doğru bildiğin şeyi yap. İnsanlar bugün anlamasa da yarın bir çocuk senin açtığın yoldan yürüyebilir.”
İşte insanı ayakta tutan budur.
Bir gün kendi göremeyeceği bir geleceğe inanmak.
Kendisinden sonra gelecek insanlar için çalışmak.
Bir ağacın gölgesinde oturamayacağını bilse bile o ağacı dikmek.
Gerçek fedakârlık budur.

Bu Dünyada İyi İnsan Olmak Neden Bu Kadar Zorlaştı?

Çünkü bazen iyilik zayıflık sanılıyor.

Merhamet gösteren insan kolay kandırılacak biri olarak görülüyor.
Affeden insan güçsüz zannediliyor.
Susmayı tercih eden insan korkak sayılıyor.
Oysa her suskunluk korku değildir.
Bazen insan karşısındakini kırmamak için susar.
Bazen bir dostluğu kaybetmemek için susar.
Bazen bir ailenin huzuru bozulmasın diye susar.
Bazen de söylediği doğrunun yanlış anlaşılacağını bildiği için susar.

Ama unutmayalım:

Susmak her zaman erdem olmadığı gibi, konuşmak da her zaman cesaret değildir.
Asıl mesele, ne zaman konuşacağını ve ne zaman susacağını vicdanla belirleyebilmektir.
Bir insanın kalbini kırmak birkaç saniye sürer.
Fakat o kırgınlığı onarmak bazen yıllar alır.
Bir insana umut vermek ise bazen bütün hayatını değiştirebilir.
Bu yüzden aklımızın bize öğrettiği en büyük derslerden biri şu olmalıdır:
İnsanları yenmeye değil, anlamaya çalışalım. Çünkü her insanın içinde bizim bilmediğimiz bir savaş vardır.
Yaşlandıkça İnsan Daha mı Akıllı Olur, Yoksa Daha mı Hüzünlü?
Gençken zamanın hiç bitmeyeceğini zannederiz.
Önümüzde uzun yıllar olduğunu düşünürüz.
Hayaller kurarız.
Planlar yaparız.
Birçok şeyi erteleriz.
“Yarın yaparım.” deriz.
“Bir gün giderim.” deriz.

“Sonra ararım.” deriz.
Ama hayat bize bir gün çok acı bir gerçeği öğretir:
Her yarının garantisi yoktur.
Bir gün annenizin sesi yalnızca hatıralarınızda kalır.
Bir gün babanızın oturduğu sandalye boşalır.
Bir gün çocukluğunuzun geçtiği evde yabancılar yaşamaya başlar.
Bir gün eski fotoğraflara bakarken, fotoğraftaki insanların birçoğunun artık hayatta olmadığını fark edersiniz.

İşte o gün insanın dünyaya bakışı değişir.

Artık daha az şeye öfkelenir.
Daha çok şeyin kıymetini bilir.
Bir dostun telefonunu önemser.
Bir çocuğun gülümsemesini servet sayar.

Bir aile sofrasının değerini daha iyi anlar.
Çünkü hayatın sonunda geriye ne makamlar kalır ne alkışlar ne de büyük sözler.
Geriye insanın bıraktığı sevgi, hatıra ve iyilikler kalır.
İnsan yaşlandıkça ölümden çok, söyleyemediği sözlerin ve gösteremediği sevgilerin pişmanlığından korkmaya başlar.

Belki de bilgelik biraz da budur.
Neyin gerçekten önemli olduğunu geç olmadan anlayabilmek.

İnsan Her Şeyi Düşünür de Kendini Unutur

Bazı insanlar vardır.
Herkesin derdine koşarlar.
Birinin işi düşse yardım ederler.
Birinin sıkıntısı olsa çözüm ararlar.
Birinin başına felaket gelse ilk onlar yetişir.
Ama kimse onlara dönüp sormaz:
“Sen nasılsın?”
“Sen yoruldun mu?”
“Senin de anlatmak istediğin bir derdin var mı?”
“Senin de bazen bir omuza ihtiyacın oluyor mu?”
İşte en çok veren insanların en sessiz acılarından biri budur.
Herkese güçlü görünmek zorunda hissetmek.
Herkesi teselli ederken kendi gözyaşlarını saklamak.
Herkese umut verirken kendi içinde tükenen umudu yeniden ayağa kaldırmaya çalışmak.
Oysa güçlü insanların da yorulmaya hakkı vardır.
Onların da ağlamaya hakkı vardır.
Onların da bazen bir dostun kapısını çalıp hiçbir şey söylemeden oturmaya ihtiyacı vardır.

İnsan olmak budur.
Yalnızca başkalarına dayanacak bir omuz olmak değil, gerektiğinde başka bir omza yaslanabilmek.
Çünkü insan ne kadar akıllı olursa olsun sevgiye muhtaçtır.
Ne kadar güçlü olursa olsun şefkate muhtaçtır.
Ne kadar başarılı olursa olsun anlaşılmaya muhtaçtır.

Akıllı Olmak Her Şeyi Bilmek Değil, Bir Kalbi Kırmamayı Bilmektir

Hayatın sonunda insan şunu daha iyi anlıyor:
En büyük zekâ, başkalarının eksiklerini bulmak değildir.
En büyük başarı, insanları küçük düşürmek değildir.
En büyük güç, herkesi susturmak değildir.
Bazen en büyük akıl, bir çocuğun başını okşamaktır.
Bir yaşlının elini tutmaktır.
Küs olduğunuz bir insana ilk adımı atmaktır.
Bir annenin duasını almaktır.
Bir babanın hatırasına sahip çıkmaktır.
Haksızlığa uğramış bir insanın yanında durmaktır.
Ve en önemlisi, bütün kötülüklere rağmen kendi kalbinizdeki iyiliği kaybetmemektir.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca düşünebilmesi değildir.
Düşündüklerini merhamete, adalete ve iyiliğe dönüştürebilmesidir.

Bırakın Bize Deli Desinler!

Eğer bir çocuğun gözyaşına dayanamamak delilikse…
Eğer bir annenin acısını kendi acımız gibi hissetmek delilikse…
Eğer doğduğumuz toprakları yıllar geçse de unutmamak delilikse…
Eğer atalarımızın mezarlarını, köylerimizin hatıralarını, dilimizi ve kültürümüzü korumak için mücadele etmek delilikse…
Eğer herkes susarken haksızlığa itiraz etmek delilikse…
Eğer kendi çıkarımızdan önce toplumun geleceğini düşünmek delilikse…
Eğer insanların birbirini sevdiği, kimsenin kimliğinden dolayı dışlanmadığı, çocukların korkmadan büyüdüğü bir dünya hayal etmek delilikse…

Bırakın bize deli desinler!
Ama biz aklımızı da vicdanımızı da kaybetmeyelim.
Çünkü bu dünyada insanın kaybedebileceği çok şey vardır.
Parasını kaybedebilir, yeniden kazanabilir.
Makamını kaybedebilir, başka bir görev üstlenebilir.
Evini kaybedebilir, yeniden bir yuva kurabilir.
Ama insan vicdanını kaybederse, kendisinden çok daha büyük bir şeyi kaybetmiş olur.
Ve gün gelir, insan hayatının sonbaharında geriye dönüp baktığında kendisine tek bir soru sorar:

“Ben bu dünyadan geçerken ne bıraktım?”

Bir kırgınlık mı?
Bir gözyaşı mı?
Bir iyilik mi?
Bir umut mu?
Bir insanın hayatında güzel bir hatıra mı?
İşte asıl hesaplaşma budur.

Sevgili dostlarım,
Biz bu dünyaya sonsuza kadar kalmaya gelmedik.
Bir gün hepimiz gideceğiz.
Arkamızda evlerimiz, eşyalarımız, makamlarımız kalacak.
Belki isimlerimiz zamanla unutulacak.

Ama bir insana yaptığımız iyilik, bir çocuğa verdiğimiz umut, bir millete bıraktığımız hizmet yaşamaya devam edebilir.
O hâlde aklımızı yalnızca kazanmak için değil, anlamak için kullanalım.
Kalbimizi yalnızca sevdiklerimize değil, insanlığa da açalım.
Ve ne kadar yorulursak yorulalım, içimizdeki merhameti öldürmeyelim.
Çünkü akıllı olmak dünyayı anlamaktır. Bilge olmak ise dünyayı anladıktan sonra bile insanları sevmekten vazgeçmemektir.

Ve unutmayın:
“Bazı insanlar çok düşündükleri için değil, çok sevdikleri ve çok şey hissettikleri için yorulurlar. Onların sessizliği boşluk değil, içinde binlerce hikâye taşıyan bir ömürdür.”
Belki de bu dünyada en büyük delilik, her şeye rağmen insan kalabilmek için mücadele etmektir.

Ama böyle bir mücadeleye değer.
Çünkü geriye dönüp baktığımızda keşke daha fazla para kazansaydım demekten çok, keşke daha fazla insanın gönlüne dokunsaydım diyeceğiz.

AKLI OLAN DELİ OLUR DEMİŞLER…
BEN DE DİYORUM Kİ: VİCDANI OLAN İNSAN, BU DÜNYANIN ACILARINA KAYITSIZ KALAMAZ!

Yazar