Rafet ULUTÜRK

27 Ekim 2026

ABD, Rusya ve Çin’in Viktor Orbán ismi üzerinde uzlaşabileceği iddiası uluslararası siyasette yeni bir tartışma başlattı. Henüz resmî adaylığı doğrulanmayan bu ihtimal, Birleşmiş Milletler’in geleceği, Avrupa’nın siyasi dengeleri ve Türkiye’nin diplomatik konumu açısından dikkat çekici soruları gündeme getiriyor.

Dünya siyasetinde bazı isimler, yalnızca üstlenebilecekleri görevler nedeniyle değil, temsil ettikleri siyasi anlayış ve uluslararası dengeler üzerindeki muhtemel etkileri nedeniyle de tartışma yaratır. Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orbán’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için gündeme geldiğine ilişkin iddialar da bu çerçevede değerlendiriliyor.

26 Ekim 2026 tarihli haberlere göre ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Orbán’ın adaylığını teşvik ettiği, Rusya ve Çin’in de bu ihtimale olumlu yaklaşabileceği öne sürülüyor. Bununla birlikte, söz konusu iddialar henüz kesinleşmiş bir adaylık veya resmî bir uzlaşma anlamına gelmiyor.

Asıl mesele, Orbán’ın bu göreve gelip gelmeyeceğinden çok, küresel rekabetin başlıca aktörlerinin uluslararası kurumların geleceği konusunda belirli isimler üzerinden ortak bir zeminde buluşup buluşamayacağıdır.

Böyle bir uzlaşma ihtimali; Avrupa Birliği’nin siyasi dengelerinden Ukrayna savaşına, Balkanlar’daki gelişmelerden küresel göç politikalarına kadar pek çok başlıkta yeni tartışmalar doğurabilir.

Orbán’ın siyasi geçmişi neden önemli?

Viktor Orbán, Avrupa siyasetinin en fazla tartışılan liderlerinden biri olarak öne çıktı. Uzun yıllar Macaristan’ın başbakanlığını yürüten Orbán, ulusal egemenlik, göç kontrolü ve Avrupa Birliği kurumlarının yetkileri konusunda savunduğu politikalarla hem destekçileri hem de eleştirmenleri tarafından farklı biçimlerde değerlendirildi.

Orbán’ın siyasi yaklaşımında ulusal karar alma yetkisinin korunması ve devlet egemenliği önemli bir yer tuttu. Buna karşılık eleştirmenleri, iktidarı döneminde Macaristan’da hukuk devleti ve demokratik denetim mekanizmalarının zayıfladığını ileri sürdü.

2026 Nisan seçimlerinde iktidarı kaybettiğine ilişkin bilgiler de siyasi kariyerinin yeni bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.

Böylesine tartışmalı bir siyasi geçmişe sahip ismin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için gündeme gelmesi, uluslararası diplomasinin niteliğine ilişkin önemli bir soruyu beraberinde getiriyor: Bir ülkenin iç siyasetinde belirgin bir siyasi çizgi izleyen lider, birbirinden farklı siyasi sistemlere ve çıkarlara sahip devletler arasında nasıl bir denge kurabilir?

Çünkü ulusal siyasette izlenen yöntemlerle küresel ölçekte diplomatik uzlaşma sağlama sorumluluğu aynı değildir. BM Genel Sekreterinin farklı devletler arasında iletişim kurabilmesi, uluslararası hukuku gözetmesi ve çatışmaların çözümüne katkı sağlayabilmesi beklenir.

Washington, Moskova ve Pekin neden aynı ismi değerlendirebilir?

ABD, Rusya ve Çin; askerî, ekonomik ve teknolojik alanlarda küresel rekabetin başlıca aktörleri arasında bulunuyor. Bu üç devletin Orbán ismi üzerinde uzlaşabileceği iddiası, farklı stratejik hesapların belirli bir aday etrafında kesişebileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Washington açısından Orbán’ın göç, ulusal egemenlik ve uluslararası kurumlara yaklaşımı, Trump yönetiminin bazı siyasi öncelikleriyle örtüşebilir.

Moskova açısından Orbán’ın Rusya ile diplomatik ilişkileri sürdürmeye yönelik yaklaşımı dikkate alınabilecek bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Pekin ise devlet egemenliği, ekonomik iş birliği ve uluslararası kurumlarda güç dengesi gibi konular üzerinden kendi çıkarlarını gözetebilir.

Ancak bu değerlendirmeler, söz konusu ülkelerin resmî olarak üzerinde anlaştıkları ortak bir program bulunduğunu göstermiyor. Aynı adaya destek verilmesi ihtimali, devletlerin bütün uluslararası meselelerde ortak bir siyasi çizgi izlediği anlamına da gelmez.

Uluslararası ilişkilerde devletler, genel politikaları birbirinden farklı olsa bile belirli konularda aynı adayı veya girişimi destekleyebilir. Bu tür yakınlaşmaların arkasında ortak idealler kadar geçici çıkar kesişmeleri de bulunabilir.

Dolayısıyla Orbán’ın adının gündeme gelmesi, ABD, Rusya ve Çin arasındaki rekabetin sona erdiğinin değil, küresel aktörlerin belirli uluslararası kurumlar üzerindeki etkilerini nasıl kullanabileceklerinin tartışılması açısından önem taşıyor.

Avrupa Birliği nasıl bir tutum alabilir?

Orbán’ın olası adaylığı, Avrupa Birliği açısından da dikkatle izlenmesi gereken bir konu.

Macaristan’ın eski başbakanı, görevde bulunduğu dönemde Brüksel ile göç politikaları, hukuk devleti, Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve Avrupa Birliği kurumlarının yetkileri gibi başlıklarda çeşitli anlaşmazlıklar yaşadı.

Bu geçmiş, Orbán’ın BM Genel Sekreterliği için aday olması hâlinde Avrupa ülkelerinin nasıl bir tutum alacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Fransa ve İngiltere’nin yaklaşımı bu süreçte önem taşıyabilir. Bununla birlikte, adayın belirlenmesi yalnızca birkaç ülkenin siyasi tercihleriyle sonuçlanacak bir süreç değildir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Güvenlik Konseyinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından atanır. Güvenlik Konseyinin beş daimî üyesi olan ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’nin herhangi birinin veto yetkisi, adayın seçilmesini engelleyebilir.

Bu nedenle Washington, Moskova ve Pekin’in olası desteği tek başına yeterli olmayacaktır. Diğer Güvenlik Konseyi üyelerinin tutumları ve Genel Kurul aşaması da belirleyici olacaktır.

Avrupa ülkeleri açısından tartışma iki temel noktada yoğunlaşabilir: Orbán’ın geçmiş siyasi yaklaşımının uluslararası diplomasinin ihtiyaçlarıyla ne ölçüde örtüştüğü ve büyük güçlerle kurduğu ilişkilerin müzakere süreçlerinde yeni iletişim kanalları oluşturup oluşturamayacağı.

Bu soruların yanıtı, yalnızca Orbán’ın kişisel siyasi geçmişine değil, uluslararası toplumun Birleşmiş Milletler’den beklediği role de bağlıdır.

Birleşmiş Milletler yeni bir dönemin eşiğinde mi?

Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası barışı korumak ve yeni bir küresel çatışmayı önlemek amacıyla kuruldu. Aradan geçen seksen yılı aşkın sürede dünya siyasetinin yapısı önemli ölçüde değişti.

Sömürge imparatorlukları dağıldı, çok sayıda yeni devlet kuruldu ve Çin küresel ölçekte önemli bir ekonomik güç hâline geldi. Soğuk Savaş sona ererken teknoloji, enerji, ticaret ve yapay zekâ uluslararası rekabetin yeni alanlarını oluşturdu.

Buna karşılık Güvenlik Konseyinin daimî üyelik ve veto sistemi, temel yapısını büyük ölçüde korudu.

Bugün tartışılması gereken konulardan biri, 1945 yılının güç dengelerine göre şekillenen uluslararası sistemin 21. yüzyılın sorunlarına ne ölçüde cevap verebildiğidir.

Genel sekreterin değişmesi, Güvenlik Konseyinin yapısını kendiliğinden değiştirmeyecektir. Daha kapsamlı bir reform için üye devletlerin siyasi iradesi, gerekli hukuki düzenlemeler ve geniş kapsamlı diplomatik uzlaşmalar gereklidir.

Bu nedenle Orbán’ın olası adaylığı, BM reformu tartışmasının yalnızca bir parçası olarak ele alınmalıdır. Kurumun geleceği, genel sekreterin kimliğinin yanı sıra üye devletlerin uluslararası sorunlara yaklaşımına da bağlıdır.

Türkiye açısından hangi başlıklar öne çıkıyor?

Türkiye açısından bu tartışma, yalnızca Macaristan ile ikili ilişkiler üzerinden değerlendirilemez.

NATO üyesi olan Türkiye; Avrupa ile ekonomik ve siyasi ilişkileri, Karadeniz’deki güvenlik çıkarları ve Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Afrika’daki diplomatik faaliyetleri nedeniyle uluslararası sistemde farklı güç merkezleriyle ilişki kuran ülkeler arasında yer alıyor.

Birleşmiş Milletler’in yönetim anlayışında yaşanabilecek olası değişiklikler, Türkiye’nin çok taraflı diplomasi yaklaşımı bakımından da önem taşıyor.

İlk başlık, uluslararası temsil ve kurumsal reformdur. Türkiye’nin daha kapsayıcı bir küresel yönetim sistemine ilişkin yaklaşımı, genel sekreter seçimi etrafında yürütülecek tartışmalarla yeniden gündeme gelebilir. Bununla birlikte, daha temsili bir Birleşmiş Milletler yapısının oluşturulması kişisel ilişkilerden ziyade kurumsal reformlara bağlıdır.

İkinci başlık, Karadeniz ve bölgesel güvenliktir. Ukrayna savaşının diplomatik yollarla çözülmesi, enerji ve tahıl güvenliği ile bölgesel istikrar, Türkiye’nin doğrudan çıkarlarını ilgilendiriyor. Bu alanlarda BM Genel Sekreterinin arabuluculuk kapasitesi ve uluslararası aktörler arasında iletişim kurabilmesi önem taşıyabilir.

Üçüncü başlık, Avrupa ve Türk dünyası arasındaki ilişkilerdir. Türkiye’nin Macaristan, Balkan ülkeleri ve Türk devletleriyle geliştirdiği ilişkiler, çok taraflı diplomasi açısından çeşitli temas imkânları sunuyor. Ancak bu ilişkiler, olası bir BM Genel Sekreterinin Türkiye’nin bütün beklentilerini karşılayacağı şeklinde yorumlanmamalıdır.

Türkiye açısından temel mesele, herhangi bir adayın kişisel siyasi yakınlıklarından bağımsız olarak uluslararası kurumlarda etkili temsilin, barışçı diplomasinin ve uluslararası yükümlülüklerle ulusal çıkarlar arasındaki dengenin korunmasıdır.

Balkanlar ve Bulgaristan Türkleri açısından ne ifade ediyor?

Balkanlar, tarih boyunca büyük güçlerin rekabeti ile bölgesel toplumların beklentilerinin kesiştiği bir coğrafya oldu. Macaristan’ın Orta Avrupa’daki konumu ve Balkan ülkeleriyle ilişkileri dikkate alındığında, Orbán’ın uluslararası bir görev üstlenmesi ihtimali bölgesel diplomasi açısından da tartışılabilir.

Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği, herhangi bir ülkenin iç siyasetini doğrudan yöneten veya azınlık politikalarını tek başına belirleyen bir makam değildir.

Bulgaristan Türkleri açısından Türkçe eğitim, kültürel mirasın korunması, eşit vatandaşlık, ayrımcılığın önlenmesi ve demokratik temsil gibi konuların temel çözüm alanı Bulgaristan’ın kendi anayasal ve hukuki kurumlarıdır. Avrupa kurumları ve uluslararası insan hakları mekanizmaları ise bu süreçleri tamamlayıcı bir rol üstlenebilir.

Bu nedenle Balkanlar’daki Türk ve Müslüman toplulukların geleceğini tek bir uluslararası yöneticinin kimliğine bağlamak doğru olmaz. Kalıcı güvencenin temelinde kişisel siyasi yakınlıklardan ziyade hukuk, eşit vatandaşlık, demokratik temsil ve işleyen kurumlar bulunur.

Orbán’ın olası adaylığı, bu toplulukların sorunlarını kendiliğinden çözecek bir gelişme olarak değil, uluslararası kurumların azınlık hakları ve insan hakları alanındaki rolünün yeniden tartışılabileceği bir çerçevede değerlendirilmelidir.

Bundan sonra hangi senaryolar gündeme gelebilir?

Orbán’ın BM Genel Sekreterliği için gündeme gelmesine ilişkin iddialar karşısında birkaç olasılık üzerinde durulabilir.

Birinci senaryo: Orbán’ın resmî aday olması. Böyle bir durumda adaylığın kim tarafından sunulacağı, Güvenlik Konseyinde ne ölçüde destek bulacağı ve daimî üyelerin tutumları önem kazanacaktır.

İkinci senaryo: Daha geniş destek görebilecek başka bir aday üzerinde uzlaşılması. Orbán’ın adı diplomatik görüşmelerde değerlendirilen seçeneklerden biri olarak kalabilir; ancak farklı ülkelerin kabul edebileceği başka bir isim üzerinde de uzlaşma aranabilir.

Üçüncü senaryo: Seçim sürecinde uzlaşmanın gecikmesi. Güvenlik Konseyindeki görüş ayrılıklarının sürmesi, genel sekreterin belirlenmesini daha karmaşık bir diplomatik sürece dönüştürebilir.

Bunlar mevcut iddialardan hareketle ele alınabilecek olasılıklardır; hangi senaryonun gerçekleşeceğini kesin olarak söylemek için yeterli bilgi bulunmuyor.

Tartışmanın merkezinde yalnızca Orbán yok

Viktor Orbán’ın adının Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için gündeme gelmesi, küresel siyasette güç, diplomasi ve kurumsal meşruiyet arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesine vesile oluyor.

Günümüz dünyasında devletlerin etkisi yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmüyor. Teknoloji, enerji kaynakları, ticaret yolları, ekonomik bağımlılıklar ve uluslararası kurumların güvenilirliği de güç dengelerinin şekillenmesinde önemli rol oynuyor.

ABD, Rusya ve Çin arasında belirli bir aday üzerinde uzlaşma ihtimalinin tartışılması, bu ülkelerin bütün meselelerde ortak hareket ettiğini kanıtlamaz. Bununla birlikte, küresel rekabetin sürdüğü bir dönemde uluslararası kurumların yönetimi konusunda sınırlı uzlaşmaların mümkün olabileceğini gösteren bir örnek olarak ele alınabilir.

Bugün asıl soru, Orbán’ın bu göreve gelip gelmeyeceğinden daha geniştir: Birleşmiş Milletler, büyük güçler arasındaki anlaşmazlıkları yönetebilen, küçük devletlerin sesini duyurabilen, çatışmaların önlenmesine katkı sağlayabilen ve insan haklarını koruyabilen bir kurum olarak güçlenebilecek mi?

Yoksa uluslararası sistemdeki siyasi kutuplaşma, kurumun hareket alanını daha da mı daraltacak?

Türkiye ve Balkanlar’daki toplumlar açısından da önemli olan, bu soruların yanıtıdır. Çünkü liderler değişebilir, diplomatik dengeler yeniden kurulabilir; ancak kalıcı barışın ve güvenliğin sağlanması, hukuk, adalet, karşılıklı güven ve güçlü kurumlarla mümkündür.

Orbán’ın adaylığı gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, önümüzdeki dönemin temel meselesi yalnızca Birleşmiş Milletler’in başına kimin geçeceği değil, uluslararası düzenin hangi ilkeler üzerine şekilleneceğidir.

Fotoğraf: hürriyet

Yazar