Ertaş ÇAKIR

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü Üzerine
İnsan gençken zamanın hiç bitmeyeceğini sanıyor.

Adımları hızlıdır. Hayalleri büyüktür. Önünde uzun yıllar bulunduğuna inanır. Yaşlıların ağır yürüyüşünü anlamaz, aynı hatırayı neden tekrar tekrar anlattıklarını bazen sabırsızlıkla karşılar.

Bir baba konuşur:
“Evladım, ben bunu yaşadım…”
Genç cevap verir:
“Baba, dünya değişti.”
Bir anne nasihat eder:
“Dikkat et yavrum…”

Genç gülümser:
“Merak etme anne, ben biliyorum.”
Sonra yıllar geçer.
O genç bir gün baba olur, anne olur, dede olur, nine olur.
Ve hayat ona çok acı ama çok kıymetli bir hakikati öğretir:

Dün dinlemediğimiz sözleri, yarın başkalarına anlatmaya başlarız.
İşte hayatın en büyük ironilerinden biri budur.

GENÇKEN DİNLEMEYİZ, YAŞLANINCA DİNLETEMEYİZ

Belki de kuşaklar arasındaki en büyük mesele budur.

Genç insan, yaşlının anlattığını geçmişin hikâyesi zanneder. Oysa yaşlı insan çoğu zaman geçmişi anlatmıyordur; gencin geleceğinde karşılaşabileceği çukurları gösteriyordur.

Çünkü tecrübe dediğimiz şey, kitaplardan öğrenilmiş birkaç güzel cümle değildir.
Tecrübe bazen kaybedilmiş bir dosttur.
Bazen yanlış verilmiş bir karardır.
Bazen tutulmayan bir eldir.
Bazen zamanında söylenemeyen bir “özür dilerim”dir.

Bazen yıllarca çalışarak kazanılmış bir başarıdır.
Bazen de insanın ömrü boyunca unutamadığı bir pişmanlıktır.

Yaşlı insanın yüzündeki her çizginin arkasında bir hikâye vardır.
Biz yalnızca kırışıklığı görürüz.

Oysa orada bir düğün vardır, bir cenaze vardır, bir ayrılık vardır, bir göç vardır, bir mücadele vardır, bir çocukluk vardır.
Kısacası bir ömür vardır.

BİR GÜN BİZ DE YAVAŞ YÜRÜYECEĞİZ

Bugün hızlı yürüyenler…
Bir gün yavaşlayacak.
Bugün yüksek sesle konuşanlar…

Bir gün seslerinin duyulması için biraz daha yaklaşılmasını bekleyecek.
Bugün telefonuna bakarak annesini, babasını yarım kulak dinleyenler…

Bir gün çocuklarının gözlerinin içine bakıp:
“Evladım, sana bir şey anlatacağım…”
diyecek.
Belki karşısındaki de telefonuna bakacak.
İşte o zaman insan anlayacak.

Hayat aslında çok büyük bir dairedir.
Dün çocuktuk.
Bugün yetişkiniz.
Yarın yaşlı olacağız.
Elbette herkes yaşlanma imkânı bulamıyor. Genç yaşta aramızdan ayrılan nice insan var. Bu yüzden yaşlanmak yalnızca bedenin eskimesi değildir.
Bir bakıma ömür verilmiş olmanın ayrıcalığıdır.
Her beyaz saç, yaşanmış bir günün şahididir.

YAŞLI KURT NEDEN KIYMETLİDİR?

Bizim kültürümüzde güzel bir ifade vardır:
“Yaşlı kurt.”
Bu söz yalnızca yaşla ilgili değildir.
Yaşlı kurt yolu bilir.

Hangi patikanın uçuruma çıktığını görmüştür.
Hangi sesin tehlike, hangisinin fırsat olduğunu zamanla öğrenmiştir.

Gençliğin enerjisi vardır; yaşlılığın ise hafızası.
Bir toplum yalnızca gençliğin enerjisiyle koşarsa çok hızlı gidebilir fakat yanlış yöne de gidebilir.

Yalnızca yaşlıların tecrübesine yaslanırsa yolu bilir fakat değişimin hızını yakalayamayabilir.
Doğru olan ikisini buluşturmaktır.
Gencin gücü ile yaşlının aklı aynı masaya oturmalıdır.

İşte aileyi de milleti de devleti de güçlü yapan kuşak dayanışması budur.

Fakat burada yaşlılarımıza da görev düşmektedir.
Yaş almak tek başına bilgelik değildir.

Yaşlı insan tecrübesini gençlerin başına vurmak için değil, önlerini aydınlatmak için kullanmalıdır.

“Ben yaşlıyım, ben bilirim” demek yerine:
“Ben bu yoldan geçtim, istersen sana gördüklerimi anlatayım”
diyebilmelidir.

Çünkü tecrübenin kibirle birleşmesi kuşakları uzaklaştırır; sevgiyle birleşmesi ise geleceği yetiştirir.

BİR FOTOĞRAFA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE…

Evlerimizde eski fotoğraflar vardır.
Siyah beyaz…

Köşeleri sararmış…
Bir masanın başında oturan dedeler, nineler, anneler, babalar…

Bir zamanlar onlar da gençti.
Koşuyorlardı.
Seviyorlardı.
Hayal kuruyorlardı.
Çalışıyorlardı.

Bir ev kurmanın, çocuk büyütmenin, ekmek kazanmanın mücadelesini veriyorlardı.
Sonra zaman geçti.
Bazıları şimdi yalnızca duvardaki bir fotoğraf.

İşte bu yüzden anne ve babalarımız yanımızdayken kıymetlerini bilmeliyiz.

Çünkü bir gün telefon etmek isteyeceğiz ama arayabileceğimiz bir numara olmayacak.

Bir gün:
“Babam olsa ona sorardım…”
diyeceğiz.

Bir gün:
“Annem olsa bunu ona anlatırdım…”
diyeceğiz.
Fakat cevap gelmeyecek.

İnsan bazen kaybettiği kişinin sesini bile özlüyor.
Hatta yıllarca kendisine söylenen ve o zaman kızdığı nasihatleri bile…

YAŞLILARIMIZI YALNIZLIĞA MAHKÛM ETMEYELİM

Yaşlılığın en ağır tarafı bazen hastalık değildir.
Unutulmaktır.
İnsan ömrünü çocuklarına verir.
Onların okuması için çalışır.
Evlensinler diye biriktirir.
Ev kursunlar diye kendi ihtiyaçlarından vazgeçer.

Sonra çocuklar büyür.
İşler çoğalır.
Telefonlar çoğalır.
Toplantılar çoğalır.
Ama anne-babaya ayrılan zaman azalır.
Bir gün yaşlı bir baba pencerenin önünde oturup kapıya bakar.
Bir anne telefonun çalmasını bekler
Onların istediği çoğu zaman para değildir.

Bir sandalye çekip yanlarına oturmanızdır.
“Baba, anlat bakalım…”
“Anne, bugün nasılsın?”
dememizdir.

Bazen insanın verebileceği en büyük hediye zamandır.
Çünkü para tekrar kazanılır.
Fakat zaman geri gelmez.

HERKES YERİNİ BİLİRSE KUŞAKLAR ÇATIŞMAZ

Gençler yaşlıları yük olarak görmemeli.
Yaşlılar da gençleri sürekli küçümsememeli.
Genç insan yeniliği getirir.
Yaşlı insan istikameti hatırlatır.
Biri gelecektir.
Diğeri hafızadır.
Hafızasını kaybeden toplum geleceğini kuramaz; gençliğini kaybeden toplum ise geleceğe yürüyemez.

Bu nedenle mesele “genç mi haklı, yaşlı mı?” meselesi değildir.
Mesele birbirimizi tamamlayabilmektir.
Yaşlılar köktür, gençler daldır.
Kök olmadan dal yaşayamaz.
Dal olmadan da ağacın geleceği olmaz.

BU DÜNYADAN SADECE GEÇMEYELİM

Sonunda hepimiz aynı soruyla karşılaşacağız:
Ben bu dünyadan geçerken ne bıraktım?
Kaç yıl yaşadığımız elbette önemlidir.
Ama daha önemli bir soru vardır:

Nasıl yaşadık?
Bir çocuğun başını okşadık mı?
Bir gencin önünü açtık mı?
Bir yoksulun elinden tuttuk mu?
Bir yanlışın karşısında durduk mu?
Bir eser bıraktık mı?
Bir insan yetiştirdik mi?

Biz öldükten sonra ismimizi duyan biri:
“Allah ondan razı olsun”
diyecek mi?
İşte asıl servet budur.
İnsan dünyaya gelir, yaşar ve gider.

Mezar taşındaki iki tarih arasına küçücük bir çizgi konur.
Doğum tarihi — ölüm tarihi.
O küçücük çizginin içine koca bir ömür sığar.
Mesele o çizginin ne kadar uzun olduğu değil, içinin ne kadar anlamlı doldurulduğudur.

1 EKİM SADECE YAŞLILARIN GÜNÜ DEĞİLDİR

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü’nü yalnızca yaşlılarımızı hatırladığımız sembolik bir gün olarak görmemeliyiz.
Aslında bugün gençlere de seslenmektedir:
“Sen de bir gün yaşlanacaksın.”

Bugün yaşlı bir insana nasıl davranıyorsak yarının toplumunu da öyle inşa ediyoruz.
Çünkü çocuklarımız bizi izliyor.

Biz anne-babamıza nasıl davranırsak onlar da yaşlılığın nasıl karşılanması gerektiğini bizden öğreniyor.

Bu nedenle yaşlıya hürmet yalnızca vicdani bir görev değildir.
Aynı zamanda geleceğimize yaptığımız yatırımdır.

BİR GÜN BİZ DE O SANDALYEYE OTURACAĞIZ

Bugün dedemizin oturduğu sandalyede yarın babamız oturacak.

Sonra biz…
Ve bizden sonra çocuklarımız.
Dünya böyle dönüyor.
Hiç kimse zamanı durduramıyor.

Öyleyse yaşlılarımız konuşurken biraz daha sabırla dinleyelim.

Çünkü belki anlattıkları hikâyenin içinde bizim henüz karşılaşmadığımız bir hayat dersi vardır.
Ellerini tutalım.
Yanlarına oturalım.
Hatıralarını kaydedelim.

Onlardan ailemizin, köyümüzün, şehrimizin ve milletimizin hikâyelerini öğrenelim.

Çünkü bir yaşlı öldüğünde yalnızca bir insanı kaybetmeyiz.

Bazen bir kütüphane kapanır.
Ve gençlere de şunu söyleyelim:
Hızlı yürüyün ama önünüzdekileri ezmeden.

Yükseğe çıkın ama sizi omuzlarında yükseltenleri unutmadan.
Yeni dünyalar kurun ama köklerinizi kesmeden.

Yaşlılarımıza da:
Tecrübenizi gençlere yük değil, miras bırakın.
Çünkü hayatın sonunda mesele ne kadar güçlü olduğumuz değildir.

Kaç insanın hayatına dokunduğumuzdur.
Ne kadar yaşadığımız değildir.
Arkamızda nasıl bir iz bıraktığımızdır.
Ve unutmayalım:

Gençlik bize verilen güçtür.
Yaşlılık bize verilen tecrübedir.
Vefa ise insanlığımızın ölçüsüdür.
Bir gün hepimizin sandalyesi boş kalacak.

Önemli olan, o sandalye boşaldığında arkamızdan yalnızca “yaşadı” denilmesi değil;
“İyi ki yaşadı, bize yol gösterdi ve güzel izler bıraktı.”
denilebilmesidir.

1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü kutlu olsun.
Yaşlılarımız geçmişimizin hatırası değil, geleceğimizin yol işaretleridir.İsterseniz bunu bir sonraki aşamada Rafet Ulutürk imzalı, Balkan Türklerinin yaşlıları, göç hatıraları, dede-nine kültürü ve “bir yaşlı ölünce bir kütüphane yanar” düşüncesi merkezli çok daha güçlü bir gazete başyazısına da dönüştürebilirim.

Yazar