İbrahim SOYTÜRK

Tarihin en büyük yanılgılarından biri şudur:
Bir devlet sömürgelerinden çekildiğinde imparatorluğunun da sona erdiğini düşünmek.
Oysa büyük güçler yalnızca toprak yönetmez.
Ticaret yollarını yönetir.
Sermayeyi yönetir.
Bilgiyi yönetir.
Algıyı yönetir.
Hikâyeyi yönetir.
Britanya İmparatorluğu’nun tarihine bu açıdan bakıldığında çok daha farklı bir tablo ortaya çıkar.
Bir zamanlar savaş gemileriyle ulaştığı coğrafyalara daha sonra bankalarla, şirketlerle, diplomasiyle, istihbaratla ve kültür endüstrisiyle ulaşmaya devam eden bir stratejik gelenekten söz ediyoruz.
James Bond ise tam bu noktada ilginçleşiyor.
Çünkü 007’yi yalnızca elinde silah taşıyan bir sinema kahramanı olarak okumak eksik olabilir.
Bond aynı zamanda bir devlet tahayyülüdür.

İNGİLTERE’NİN ASIL BAŞARISI SÖMÜRGE KURMAK DEĞİLDİ
İngiliz stratejik aklının en önemli özelliklerinden biri, doğrudan yönetimin maliyeti yükseldiğinde başka nüfuz araçlarına geçebilmesiydi.
Birinci dönem:
Donanma.
İkinci dönem:
Ticaret şirketleri.
Üçüncü dönem:
Bankalar ve finans.
Dördüncü dönem:
Diplomasi ve istihbarat.
Beşinci dönem:
Kültür, medya ve küresel anlatı.
Elbette tarih bu kadar düz bir çizgide ilerlemedi; bu araçlar çoğu zaman aynı anda kullanıldı.
Ancak değişmeyen temel prensip şuydu:
Kontrolün biçimi değişebilir; çıkarın takibi devam eder.
İşte İngiliz stratejik geleneğinin üzerinde düşünülmesi gereken tarafı budur.

ÖNCE LİMANI BUL, SONRA TİCARETİ
Bir harita açın.
Cebelitarık…
Malta…
Süveyş…
Aden…
Hindistan…
Singapur…
Hong Kong…
Karayipler…
Bunları yalnızca eski İngiliz toprakları olarak görmeyin.
Harita üzerinde yeniden bakın.
Birçoğu deniz yollarının, boğazların, ticaret geçişlerinin veya stratejik limanların çevresindedir.
Bu bize önemli bir şey söyler:
İmparatorluk sadece toprak toplamıyordu; damarları kontrol etmeye çalışıyordu.
Çünkü dünyada önemli olan her kilometrekareyi yönetmek değildir.
Malın geçtiği yeri kontrol ederseniz ticareti,
paranın geçtiği yeri kontrol ederseniz sermayeyi,
bilginin geçtiği yeri kontrol ederseniz siyaseti etkileyebilirsiniz.
Stratejik akıl tam olarak budur.

HONG KONG: BİR ŞEHİRDEN DAHA FAZLASI
Hong Kong tarihine de bu nedenle yalnızca bir sömürge şehrinin tarihi olarak bakmamak gerekir.
19. yüzyıl Çin ticareti, Afyon Savaşları, İngiliz ticaret şirketleri, deniz gücü ve finansal yapılanmalar birbirinden tamamen kopuk başlıklar değildir.
Jardine Matheson gibi şirketler bu dönemin en önemli ticari aktörleri arasındaydı.
Burada karşımıza önemli bir model çıkar:
Tüccar gider.
Şirket kurulur.
Sermaye birikir.
Finans sistemi oluşur.
Siyasi nüfuz gelişir.
Devlet çıkarı devreye girer.
Bu model yalnızca İngiltere’ye özgü değildir.
Fakat İngiltere bunu küresel ölçekte uygulayabilmiş devletlerin başında gelmiştir.

FLEMING AİLESİ NEDEN İLGİNÇ?
Tam burada James Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in aile geçmişi dikkat çekici hâle geliyor.
Dedesi Robert Fleming finans dünyasının önemli isimlerinden biriydi ve Robert Fleming & Co.’yu kurmuştu.
Ian Fleming ise başka bir güç alanına girdi:
İstihbarat.
II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Deniz İstihbaratı içinde görev yaptı.
Düşünün:
Bir tarafta finans dünyasını bilen bir aile geleneği.
Diğer tarafta istihbarat çevrelerini içeriden tanıyan bir yazar.
Sonra bu insan masasına oturuyor ve dünya tarihinin en ünlü gizli ajanlarından birini yaratıyor:
James Bond – 007.
Burada komplo teorisine ihtiyaç yoktur.
Çünkü asıl önemli bağlantı bundan daha derindir:
Bir insan, içinde yetiştiği stratejik kültürden tamamen bağımsız yazmaz.

BOND’UN ASIL SİLAHI TABANCA DEĞİLDİR
Bond filmlerini yeniden izleyin.
Karşınıza sürekli aynı unsurlar çıkar:
Para.
Enerji.
Teknoloji.
Silah.
İstihbarat.
Stratejik geçiş noktaları.
Devlet sırları.
Uluslararası şirketler.
Rusya.
Ortadoğu.
Asya.
Akdeniz.
İstanbul.
Bond aslında sürekli küresel güç mücadelesinin dolaşım hatları üzerinde hareket eder.
Bu nedenle Bond’un gerçek silahı Walther PPK değildir.
Bilgidir.
007 çoğu zaman karşısındaki düşmandan daha güçlü değildir.
Fakat daha fazla bilgiye ulaşmaya çalışır.
Çünkü istihbarat dünyasının temel prensibi basittir:
Rakibinizin bilmediğini biliyorsanız, rakibinizden küçük olsanız bile avantaj elde edebilirsiniz.
İngiliz stratejik kültürünün önemli unsurlarından biri de tam burada görülür:
Bilgi güçtür.

BOND’UN PATRONU NEDEN “M”DİR?
Bond kendi başına hareket eden romantik bir kahraman gibi görünür.
Fakat her operasyonun arkasında bir kurum vardır.
MI6.
M.
Q.
Analistler.
Teknoloji.
Diplomatik bağlantılar.
Yerel temaslar.
Bond ekranda yalnızdır ama arkasındaki sistem yalnız değildir.
Bence Bond filmlerinin en stratejik mesajlarından biri budur:
Kahraman değil, sistem üret.
Devletler büyük adamlarla yükselebilir.
Ama yalnızca büyük adamlara bağlı devletler o insanlar gittiğinde zayıflar.
Kurumsal hafıza oluşturabilen devletlerde ise isimler değişir, sistem devam eder.
Bond değişti.
Sean Connery gitti.
Roger Moore geldi.
Pierce Brosnan geldi.
Daniel Craig geldi.
Ama 007 kaldı.
Bu bile başlı başına stratejik bir metafordur:
İnsan değişir, görev devam eder.

İMPARATORLUK BAYRAĞINI İNDİRDİ, HİKÂYESİNİ İNDİRMEDİ
İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere sömürgelerinin önemli bölümünden çekildi.
Harita küçüldü.
Fakat başka bir güç alanı büyüdü:
Kültürel güç.
BBC…
İngiliz üniversiteleri…
İngilizce…
Premier League…
The Beatles…
Shakespeare…
Harry Potter…
James Bond…
Bunların hiçbirisi savaş gemisi değildir.
Ama milyonlarca insanın İngiltere algısını etkilerler.
Bir savaş gemisinin ulaşamayacağı eve film ulaşır.
Bir büyükelçinin giremeyeceği odaya roman girer.
Bir siyasi bildirinin ikna edemeyeceği genci müzik etkileyebilir.
İşte modern güç budur.

007, İMPARATORLUK SONRASI İNGİLTERE’NİN HAYALİDİR
Burada çok önemli bir tarihsel çelişki vardır.
Bond ortaya çıktığında Britanya İmparatorluğu eski gücünü kaybetmeye başlamıştı.
Sömürgeler bağımsızlaşıyordu.
Amerika küresel liderliğe yükselmişti.
Sovyetler Birliği süper güçtü.
Fakat sinema perdesinde bambaşka bir İngiltere vardı.
Dünyanın neresinde kriz çıkarsa İngiliz ajanı oradaydı.
Karayipler’de.
İstanbul’da.
Asya’da.
Afrika’da.
Avrupa’da.
Bond’un İngiltere’si hâlâ küresel oyuncuydu.
İşte bu nedenle 007’yi şöyle de okuyabiliriz:
İmparatorluk sonrası İngiltere’nin küresel güç hafızası.
Toprak küçülürken hikâye büyümüştür.

İSTANBUL NEDEN BOND’UN HARİTASINDA?
İstanbul’un Bond dünyasında tekrar tekrar görünmesi de ayrıca düşünülmelidir.
From Russia with Love…
The World Is Not Enough…
Skyfall…
Bunun mutlaka gizli bir siyasi planın kanıtı olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ama İstanbul’un jeopolitik niteliği tartışılmazdır.
Karadeniz’in kapısı.
Balkanların yanı.
Kafkasya’ya yakın.
Ortadoğu’ya geçiş.
Akdeniz’e bağlantı.
Asya ile Avrupa’nın birleşme noktası.
Dolayısıyla bir istihbarat hikâyesi yazıyorsanız İstanbul doğal bir sahnedir.
Çünkü İstanbul yalnızca şehir değildir.
Jeopolitik kavşaktır.

SKYFALL’DAKİ DERİN SORU: ESKİ GÜÇ YENİ DÜNYADA NASIL YAŞAR?
Skyfall’ın belki de en önemli meselesi budur.
Eski yöntemlerle yetişmiş Bond yeni teknoloji dünyasında hâlâ gerekli midir?
İnsan istihbaratı mı?
Dijital istihbarat mı?
Eski devlet geleneği mi?
Yeni küresel düzen mi?
Film boyunca aslında eski ile yeni mücadele eder.
Bu yalnızca Bond’un yaşlanması değildir.
Aynı zamanda İngiltere’nin kendi kendisine yönelttiği stratejik bir soru gibi de okunabilir:
Bir zamanların büyük imparatorluğu, 21. yüzyılda etkisini nasıl sürdürecektir?
Cevap artık yalnızca donanma değildir.
Finans vardır.
İstihbarat vardır.
Teknoloji vardır.
Diplomasi vardır.
Kültür vardır.
Ve anlatı vardır.

  1. YÜZYILDA SÖMÜRGE DEĞİL, BAĞIMLILIK ÜRETİLİR
    Bugünün dünyasında bir ülkeyi mutlaka işgal etmeniz gerekmiyor.
    Ekonomisini dışarıya bağımlı hâle getirebilirsiniz.
    Bilgisini başka merkezlerde ürettirebilirsiniz.
    Teknolojisini dışarıdan sağlayabilirsiniz.
    Gençlerinin hayallerini başka kültürler şekillendirebilir.
    Medya dilini başkaları belirleyebilir.
    Finansmanını dışarıdan sağlayabilir.
    Hatta kendisini başkasının kavramlarıyla tarif etmeye başlayabilir.
    İşte modern egemenlik tartışması burada başlıyor.
    Eskiden soru şuydu:
    “Bu toprak kimin?”
    Bugünün daha stratejik sorusu ise şudur:
    “Bu toplumun kararlarını etkileyen bilgi, para, teknoloji ve anlatı kimin elinde?”

TÜRK DÜNYASI İÇİN ÇIKARILACAK DERS
James Bond’u konuşurken asıl meselemiz İngiltere’yi suçlamak olmamalıdır.
Asıl mesele İngiltere’nin yaptığı şeyi anlamaktır:
Kendi hikâyesini dünyaya anlatabilmek.
Peki bizim James Bond’umuz nerede?
Bizim tarihimizin kahramanlarını dünya neden yeterince tanımıyor?
Mete Han’ı kaç kişi biliyor?
Tonyukuk’u?
Bilge Kağan’ı?
Nizamülmülk’ü?
Barbaros’u?
Gazi Osman Paşa’yı?
Türkistan’dan Balkanlara uzanan binlerce yıllık hikâyemizi küresel ölçekte kim anlatıyor?
Biz kendi hikâyemizi anlatmazsak başkaları bizi kendi senaryolarının içine yerleştirir.
Bazen düşman yapar.
Bazen yardımcı karakter.
Bazen egzotik bir dekor.
Bazen de hiç göstermez.
Bu nedenle kültür politikası millî güvenlikten tamamen ayrı düşünülemez.

GELECEĞİN SAVAŞI HAFIZA SAVAŞIDIR
21. yüzyılın büyük mücadelesi yalnızca toprak üzerinde olmayacaktır.
Aynı zamanda;
hafıza,
veri,
teknoloji,
algı,
sermaye,
kültür
ve kimlik üzerinde olacaktır.
Bu nedenle devletlerin yalnızca ordularına değil, hikâyelerine de yatırım yapmaları gerekir.
İngiltere’nin James Bond’u varsa bizim de kendi tarihimizin evrensel sinema diline aktarılabilecek yüzlerce gerçek hikâyesi vardır.
Mesele bir İngiliz ajanını taklit etmek değildir.
Mesele sistemi anlamaktır.
Tarihini araştır.
Arşivini kur.
Kahramanını tanı.
Hikâyeni yaz.
Filmini çek.
Dünyaya anlat.
Çünkü başkasının hikâyesini izleyen toplum seyircidir.
Kendi hikâyesini dünyaya anlatabilen toplum ise özne olur.
SON SÖZ
James Bond’a bundan sonra yalnızca 007 olarak bakmayın.
Arkasındaki daha büyük soruyu görün:
Bir devlet kendi gücünü nasıl hikâyeye dönüştürür?
Britanya’nın dünya üzerindeki doğrudan imparatorluğu büyük ölçüde sona erdi.
Fakat oluşturduğu kurumlar, finans ağları, dili, kültürel markaları ve tarih anlatıları farklı biçimlerde etkilerini sürdürüyor.
Demek ki tarihin bize öğrettiği en önemli stratejik derslerden biri şudur:
Toprak hâkimiyeti geçici olabilir.
Sermaye daha uzun yaşayabilir.
Kurumlar nesilleri aşabilir.
Ama insanların zihnine yerleşen hikâye bazen hepsinden daha uzun ömürlüdür.
İşte bu yüzden büyük devletler yalnızca tarih yazmaz.
Tarihin nasıl hatırlanacağını da şekillendirmeye çalışır.
Ve gerçek stratejik mücadele bazen tam burada başlar:
Silahların sustuğu, fakat hikâyelerin konuşmaya devam ettiği yerde.

Yazar