Kadere isyandan tövbeye, acıdan sabra, gözyaşından şükre uzanan bir ömrün muhasebesi
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Derneği Genel Başkanı
Hayat Bazen Güldürür, Bazen Ağlatır… Ama Her Şeye Rağmen Yaşamaya Değerdir
Hayat bu…
Acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle, kederiyle, kavuşmasıyla, ayrılığıyla, kazancıyla, kaybıyla her şey insan için.
Bugün güleriz, yarın ağlarız.
Bugün sevdiklerimizle aynı sofrada otururuz, yarın onların boş kalan sandalyelerine bakarız.
Bugün güçlü olduğumuzu düşünürüz, yarın küçücük bir olay karşısında çaresiz kalabiliriz.
Bugün dünyayı değiştirecek kadar kendimize güveniriz, yarın kendi kalbimizde kopan fırtınayı susturamayız.
İşte hayat budur!
Hiçbir insan dünyaya yalnızca mutlu olmak için gelmemiştir. Hiçbir insanın ömrü yalnızca baharlardan ibaret değildir.
Her baharın bir sonbaharı, her gündüzün bir gecesi, her kavuşmanın bir ayrılık ihtimali vardır.
Ama her karanlık gecenin de bir sabahı vardır.
İnsan bazen kazanarak öğrenir, bazen kaybederek olgunlaşır.
Bazen sevgiyle büyür, bazen ayrılıkla hayatın değerini anlar.
Bazen bir dostun tebessümüyle yeniden doğar, bazen bir vefasızlıkla yıllarca içinde taşıyacağı bir yara alır.
Ve insan yaşadıkça öğrenir:
Hayat, yalnızca mutlu olduğumuz günlerin toplamı değildir. Hayat, bütün acılara rağmen insan kalabilme mücadelesidir.
Asıl mesele ne kadar yaşadığımız değil, yaşadığımız yılların bize ne öğrettiğidir.
İnsan Kaderine Değil, Bazen Taşıyamadığı Acılarına İsyan Eder
Hayatın öyle anları vardır ki insanın bütün gücü tükenmiş gibi olur.
Yıllarca çalışır, mücadele eder, fedakârlık yapar.
Ailesi için kendinden vazgeçer.
Evlatları için gecesini gündüzüne katar.
Anne babasının duasını almak için çabalar.
Dostlarına yardım eder, kimsenin kapısından eli boş dönmemesi için uğraşır.
Fakat bir gün arkasına döndüğünde kendi hayatının ne kadar yorucu geçtiğini fark eder.
İşte o zaman kalbinden bazı sorular yükselir:
“Allah’ım, neden bu kadar acı çektim?”
“Neden benim de yüzüm biraz daha fazla gülmedi?”
“Neden sevdiklerimi kaybettim?”
“Neden bütün iyi niyetime rağmen bu kadar kırıldım?”
“Neden benim kaderim böyle oldu?”
Bu soruların arkasında çoğu zaman inkâr değil, insanın yorgunluğu vardır.
Çünkü insan bazen Allah’a değil, yaşadığı çaresizliğe seslenmektedir.
Ancak acının diliyle konuşurken ağzımızdan çıkan sözlere de dikkat etmeliyiz.
Bir anlık öfkeyle hayatımıza lanet okumak, kendimize beddua etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek veya O’nun adaletini haksız yere suçlamak, sonradan pişman olacağımız davranışlara dönüşebilir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır:
Ağlamak isyan değildir. Üzülmek günah değildir. Yorulmak imansızlık değildir. Yardım istemek zayıflık değildir.
İnsan ağlayabilir.
İnsan korkabilir.
İnsan kırılabilir.
İnsan kendisini çaresiz hissedebilir.
Bunların hepsi insan olmanın bir parçasıdır.
Mesele, acılarımızın bizi merhametsizliğe, umutsuzluğa ve kendimize düşman olmaya sürüklemesine izin vermemektir.
Allah’ım! Ben Bazen Hayatı Anlayamadım
Ey Rabbim!
Bazen bana verdiğin nimetlerin kıymetini bilemedim.
Bazen elimdekileri görmek yerine kaybettiklerime baktım.
Bazen bir kapı kapandığında bütün kapıların kapandığını sandım.
Bazen bir insan beni terk ettiğinde dünyada yalnız kaldığımı düşündüm.
Bazen bir başarısızlığı hayatımın sonu zannettim.
Bazen kendi hatalarımı görmeden bütün suçu kadere yükledim.
Bazen geçmişime kızdım.
Bazen doğduğum güne sitem ettim.
Bazen annemin, babamın ve ailemin yaşadığı sıkıntılar karşısında çaresiz kaldım.
Bazen de içimde biriken öfkeyi yanlış sözlerle dışarıya döktüm.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum:
Hayatın her dönemini aynı akılla değerlendiremiyoruz.
Gençken anlayamadığımız bazı gerçekleri yaşlandıkça kavrıyoruz.
Dün büyük bir felaket sandığımız olayın içinden bugün önemli bir ders çıkarabiliyoruz.
Dün uğruna dünyaları karşımıza aldığımız bir meselenin bugün ne kadar önemsiz olduğunu görebiliyoruz.
İşte bu yüzden insanın kendisiyle hesaplaşması gerekir.
Ama bu hesaplaşma kendisini suçlayarak tüketmek için değil, hatalarını anlayarak olgunlaşmak için olmalıdır.
Allah’ım, geçmişteki yanlışlarımı bana bir ömürlük ceza değil, geleceğim için bir ders hâline getirmeyi nasip eyle.
Her İnsan Kendi İçinde Kimsenin Bilmediği Bir Hikâye Taşır
Sokakta yürürken gördüğümüz insanların yüzlerine dikkat edelim.
Kimi gülümser.
Kimi dalgındır.
Kimi aceleyle bir yere yetişmeye çalışır.
Kimi sessizce oturur.
Ama hiçbirinin içinde neler yaşandığını tam olarak bilemeyiz.
Belki gülen bir insan dün gece sabaha kadar ağlamıştır.
Belki güçlü görünen bir baba ailesinin geçimini nasıl sağlayacağını düşünmektedir.
Belki herkesin neşeli bildiği bir anne, evladının derdiyle geceleri uyuyamamaktadır.
Belki başarılı görünen bir insan, yıllardır kaybettiği babasının sesini özlemektedir.
Belki kalabalıklar içinde yaşayan biri, iç dünyasında derin bir yalnızlık taşımaktadır.
İnsanları dışarıdan gördüğümüz hâlleriyle yargılamak ne kadar kolaydır!
Oysa her insanın görünmeyen bir yükü vardır.
Kimimizin yükü yoksulluktur.
Kimimizin hastalık.
Kimimizin evlat hasreti.
Kimimizin vatan hasreti.
Kimimizin pişmanlıkları.
Kimimizin ise bir türlü unutamadığı geçmişi.
Bu yüzden birbirimize karşı daha merhametli olmalıyız.
Çünkü bazen bir insana söylediğimiz küçücük bir güzel söz, onun bütün gününü değiştirebilir.
Bazen bir telefon, yıllardır süren yalnızlığı hafifletebilir.
Bazen bir ziyaret, unutulduğunu düşünen bir insana yeniden değerli olduğunu hissettirebilir.
İnsan olmak yalnızca kendi acımızı hissetmek değil, başkasının acısına da duyarlı olabilmektir.
Bir Gün Babanızın Sandalyesi Boş Kalır
Hayatın en ağır derslerinden biri kaybetmektir.
İnsan gençken anne babasının hep yanında olacağını düşünür.
Babasının sesini her zaman duyacağını sanır.
Annesinin duasının her sabah kendisine ulaşacağına inanır.
Ama zaman durmaz.
Bir gün baba yaşlanır.
Bir gün annenin elleri titremeye başlar.
Bir gün evin içinde alıştığınız sesler azalır.
Ve bir gün, bir sandalyenin boş kaldığını görürsünüz.
İşte o zaman insanın dünyası değişir.
Çocukluğunuz gelir gözlerinizin önüne.
Babanızın nasırlı ellerini hatırlarsınız.
Annenizin sofraya koyduğu bir lokma ekmeği düşünürsünüz.
Bir zamanlar sıradan sandığınız aile sohbetlerinin aslında ne büyük nimet olduğunu anlarsınız.
Keşke dersiniz…
Keşke biraz daha otursaydım yanında.
Keşke daha çok dinleseydim.
Keşke daha fazla sarılsaydım.
Keşke kırıldığım günlerde bile gönlünü almayı bilseydim.
Ama bazı keşkelerin cevabı artık yalnızca dualarda kalır.
İşte bu nedenle anne babamız hayattayken kıymetlerini bilmeliyiz.
Onları kaybettikten sonra yalnızca mezarlarını ziyaret etmekle yetinmemeli, hayattayken bize öğrettikleri güzel değerleri de yaşatmalıyız.
Bir babadan geriye yalnızca soyadı kalmaz. Bir annenin ardından yalnızca hatıralar kalmaz. Onlardan geriye bir hayat terbiyesi, bir aile hafızası ve nesilden nesile taşınacak bir emanet kalır.
Göçün, Hasretin ve Ayrılığın Acısını Yaşayanlar Hayatı Daha Farklı Bilir
Bazı insanlar hayatın acısını yalnızca kendi yaşadıklarıyla öğrenir.
Bazıları ise bir milletin hafızasını da omuzlarında taşır.
Göç yollarında doğduğu köyü geride bırakanları düşünün.
Bir sabah evinin kapısını son defa kapatanları…
Atalarının mezarlarına son kez bakıp yola çıkanları…
Bir valize sığdırabildikleri birkaç eşya ile yeni bir hayata başlayanları…
Geride bıraktığı toprağı, çeşmeyi, camiyi, komşusunu, çocukluk arkadaşlarını ömrü boyunca unutmayanları…
Onlar için hayat yalnızca bir insanın hikâyesi değildir.
Aynı zamanda bir ayrılık, mücadele ve yeniden tutunma hikâyesidir.
Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden nice aile bu duyguları yaşamıştır.
Kimi malını mülkünü bırakmıştır.
Kimi akrabalarından ayrılmıştır.
Kimi yeni bir ülkede sıfırdan hayat kurmuştur.
Kimi çocuklarını okutmak için gece gündüz çalışmıştır.
Kimi kendi hayallerini gerçekleştirememiş ama evlatlarının geleceğine yatırım yapmıştır.
Ve bütün bu acıların içinden yeni hayatlar, yeni başarılar, yeni nesiller doğmuştur.
Buradan çıkarılacak büyük ders şudur:
İnsan doğduğu toprağı kaybedebilir ama umudunu kaybetmek zorunda değildir.
Vatan hasreti insanı ağlatabilir ama aynı hasret, insanı kültürünü korumaya ve geleceğine sahip çıkmaya da yöneltebilir.
Acılarımızı inkâr etmeyelim.
Ama acılarımızı gelecek nesillere yalnızca öfke olarak bırakmayalım.
Onlara mücadeleyi, sabrı, çalışmayı, dayanışmayı ve insan sevgisini de miras bırakalım.
Her Musibet Ceza Değildir, Her Mutluluk da Mükâfatın Kanıtı Değildir
Hayatta bazen yanlış bir anlayışla karşılaşıyoruz.
Bir insan zenginleştiğinde Allah’ın onu sevdiğini düşünüyoruz.
Bir insan hastalandığında veya yoksullaştığında cezalandırıldığını zannediyoruz.
Oysa hayat bu kadar basit değildir.
Zenginlik de imtihan olabilir.
Yoksulluk da.
Sağlık da.
Hastalık da.
Makam da.
Makamsızlık da.
İnsan sahip olduklarıyla da sınanabilir, kaybettikleriyle de.
Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinin 155. ayetinde korku, açlık, mallardan ve canlardan eksilme gibi imtihanlardan söz edilir ve sabredenlere müjde verilir.
Bu bize şunu hatırlatır:
Hayatın içinde zorlukların bulunması, insanın Allah tarafından terk edildiği anlamına gelmez.
Aynı şekilde her sıkıntının sebebini bildiğimizi iddia etmek de doğru değildir.
İnsan her olayın hikmetini hemen kavrayamayabilir.
Ama burada sabrı yanlış anlamamalıyız.
Sabır, zulme boyun eğmek değildir.
Sabır, hastalığa çare aramamak değildir.
Sabır, haksızlık karşısında sessiz kalmak değildir.
Sabır; aklını, iradeni, inancını ve vicdanını kaybetmeden mücadeleye devam edebilmektir.
Kaderine inanmak, sorumluluğundan kaçmak değildir. Tevekkül etmek, çalışmaktan vazgeçmek değildir.
İnsan elinden geleni yapmalı, hakkını aramalı, yanlışları düzeltmeli ve bütün bunları yaparken kalbini umutsuzluğa teslim etmemelidir.
Hayatın Tatlı Günlerinde Şükretmek Kolaydır; Asıl Mesele Zor Günlerde Umudu Korumaktır
Hepimiz güzel günler isteriz.
Sağlıklı olalım.
Evimizde huzur olsun.
Evlatlarımız başarılı olsun.
Dostlarımız vefalı olsun.
İşimiz rast gitsin.
Sevdiklerimiz yanımızda olsun.
Fakat hayat her zaman istediğimiz gibi ilerlemez.
Bazen hastane koridorlarında bekleriz.
Bazen bir mezarlıkta dua ederiz.
Bazen işsiz kalırız.
Bazen evimizin içinde huzursuzluk yaşarız.
Bazen yıllarca emek verdiğimiz bir işten beklediğimiz karşılığı alamayız.
İşte böyle zamanlarda insanın içindeki umut çok kıymetlidir.
Şükür, yaşadığımız acıyı yok saymak değildir.
Şükür, acının içinde bile hâlâ var olan güzellikleri görebilmektir.
Bir sabah yeniden uyanmak…
Bir dostun sesini duymak…
Bir çocuğun gülümsemesini görmek…
Bir ihtiyaç sahibine yardım edebilmek…
Bir hastanın iyileştiğine şahit olmak…
Bir kırgınlığı sona erdirmek…
Bütün bunlar hayatın bize sunduğu değerli anlardır.
İnsan bazen sahip olduğu en büyük nimetin farkına ancak onu kaybettiğinde varır.
Sağlıklıyken sağlığın, gençken gençliğin, ailesi yanındayken aile sıcaklığının kıymetini yeterince düşünmeyebilir.
Bu yüzden hayatı yalnızca büyük başarılarla ölçmemeliyiz.
Bazen bir bardak çayın huzuru, büyük bir servetin sağlayamadığı mutluluğu verebilir.
Bazen bir dostla yapılan samimi sohbet, bütün makamların üzerinde bir değere sahiptir.
Hayatın güzelliği, her günün güzel olmasında değil; zor günlerin arasında bile güzel bir şeyler bulabilmemizdedir.
İnsan En Çok Kendi Dilinden Yaralanır
Bir insanın hayatında en fazla pişman olduğu şeylerden biri, öfkeyle söylediği sözlerdir.
Bazen kendisine beddua eder.
Bazen ailesine ağır sözler söyler.
Bazen kaderini lanetler.
Bazen “Allah beni sevmiyor” diyerek rahmetten uzak kaldığını düşünür.
Oysa bir anlık öfkeyle söylenen sözler, yıllarca insanın vicdanında yankılanabilir.
Bu nedenle dilimize sahip çıkmalıyız.
Ancak geçmişte söylediğimiz her yanlış sözü hatırlayıp kendimizi sürekli suçlamak da doğru değildir.
İnsan hata yapabilir.
Önemli olan hatasını fark ettiğinde dönmeyi bilmesidir.
Tövbe işte burada büyük anlam kazanır.
Tövbe, yalnızca geçmişe üzülmek değildir.
Tövbe, geleceği değiştirmeye karar vermektir.
Bir insan dün kırıcı konuşmuşsa bugün gönül alabilir.
Dün haksızlık yapmışsa bugün hakkı teslim edebilir.
Dün nankörlük etmişse bugün şükredebilir.
Dün kendisine beddua etmişse bugün kendisi ve başkaları için hayır dua edebilir.
Gerçek tövbe, insanın kendi hayatına yeniden merhametle bakabilmesidir.
En Büyük Arınma, Kendi Nefsinle Yüzleşebilmektir
İnsan başkalarının kusurlarını kolay görür.
Ama kendi kusurlarını görmek her zaman kolay değildir.
Bazen bütün hatayı çevremizde ararız.
Bazen başarısızlığımızı şartlara bağlarız.
Bazen kendi yanlışlarımızı kabul etmek istemeyiz.
Oysa insanın olgunlaşması, kendi vicdanının karşısına çıkabilmesiyle başlar.
Kendimize şu soruları sorabilmeliyiz:
Ben kimin kalbini kırdım?
Kimin hakkını yedim?
Kime haksızlık yaptım?
Kime yardım edebilecekken etmedim?
Hangi konuda kibirli davrandım?
Hangi nimetin kıymetini bilemedim?
Hangi kırgınlığı gereksiz yere büyüttüm?
Ve en önemlisi:
Bugün son günüm olsaydı, geride nasıl bir insan olarak hatırlanmak isterdim?
İşte bu sorular insanı gerçek tövbeye yaklaştırır.
Çünkü insanın en büyük mahkemelerinden biri kendi vicdanıdır.
Başkalarını kandırabiliriz.
Hatalarımızı gizleyebiliriz.
İnsanlara farklı görünebiliriz.
Ama içimizdeki vicdanın sesini bütünüyle susturmak kolay değildir.
Bu nedenle tövbe, yalnızca Allah’tan af dilemek değil, insanlara karşı sorumluluklarımızı da yerine getirmektir.
Bir Gün Her Şey Geride Kalacak
Bugün uğruna kavga ettiğimiz nice mesele, yarın önemini kaybedecek.
Bugün büyük gördüğümüz makamlar, bir gün başka insanlara kalacak.
Bugün sahip olduğumuz evler, arabalar, mallar ve mülkler bir gün el değiştirecek.
Bugün içinde yaşadığımız beden bile sonsuza kadar bizimle kalmayacak.
Peki, geriye ne kalacak?
Yaptığımız iyilikler.
Yetiştirdiğimiz evlatlar.
Okuttuğumuz çocuklar.
Gönlünü aldığımız insanlar.
Yardım ettiğimiz ihtiyaç sahipleri.
Koruduğumuz değerler.
Bıraktığımız güzel eserler.
Ve hakkımızda edilen samimi dualar…
İnsan ömrünün gerçek zenginliği bunlardır.
Bir gün arkamızdan “Çok zengindi” demeleri mi daha kıymetlidir, yoksa “Çok iyi bir insandı, kimseyi darda bırakmazdı” demeleri mi?
Bir gün “Çok güçlüydü” demeleri mi daha önemlidir, yoksa “Gücünü insanların iyiliği için kullandı” demeleri mi?
İşte insanın hayatı bu sorulara verdiği cevaplarla anlam kazanır.
Dünyada ne kadar yer kapladığımız değil, insanların kalbinde ne kadar güzel iz bıraktığımız önemlidir.
Allah’ım! Acısıyla Tatlısıyla Bana Verdiğin Hayatı Anlamayı Nasip Eyle
Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim!
Bugün huzuruna kusursuz bir kul olarak gelmiyorum.
Hatalarıyla, eksikleriyle, pişmanlıklarıyla, umutlarıyla yaşayan bir insan olarak geliyorum.
Bazen çok sevindim.
Bazen çok ağladım.
Bazen kazandım.
Bazen kaybettim.
Bazen kavuşmanın sevincini yaşadım.
Bazen ayrılığın acısıyla sarsıldım.
Bazen nimetlerini gördüm ve şükrettim.
Bazen de acılarımın ağırlığı altında sahip olduklarımı unuttum.
Allah’ım!
Hayatımın güzel günleri için Sana hamdediyorum.
Zor günlerimde bana sabır ve güç vermeni diliyorum.
Bilerek veya bilmeyerek söylediğim haddi aşan sözlerden, yaptığım haksızlıklardan, kırdığım gönüllerden dolayı tövbe ediyorum.
Ya Gaffâr!
Beni bağışla.
Ya Tevvâb!
Samimi tövbemi kabul eyle.
Ya Rahmân, Ya Rahîm!
Kalbimi merhametinle doldur.
Ya Hakîm!
Anlayamadığım olaylar karşısında bana hikmet ve basiret ver.
Ya Adl!
Beni adaletten ayrılmayan kullarından eyle.
Ya Hayy, Ya Kayyûm!
Bana verdiğin ömrü hayırlı işlerle değerlendirmeyi nasip eyle.
Allah’ım!
Anneme, babama ve bütün geçmişlerime rahmet eyle.
Hayatta olan sevdiklerime sağlık, huzur ve hayırlı ömürler ver.
Evlatlarımızı, torunlarımızı ve gelecek nesillerimizi iyilikten, doğruluktan ve merhametten ayırma.
Bizleri birbirine beddua edenlerden değil, birbirinin hayrını isteyenlerden eyle.
Dilimizi kötü sözlerden, kalbimizi kinden, aklımızı kibirden koru.
Bize öyle bir hayat nasip et ki varlığımız insanlara huzur versin.
Öyle bir vicdan ver ki başkasının acısını görmezden gelmeyelim.
Öyle bir irade ver ki hatalarımızı kabul edip düzeltebilelim.
Ve öyle bir son nasip et ki geride kırgınlıklar değil, güzel hatıralar ve hayır duaları bırakalım.
Âmin, ya Rabbelâlemîn.
HAYAT BU… HER ŞEY İNSAN İÇİN!
Değerli okuyucularım,
Yıllar geçtikçe insan bir gerçeği daha iyi anlıyor:
Hayat ne yalnızca sevinçten ibarettir ne de yalnızca acıdan.
Hayat bazen bir çocuğun ilk gülüşüdür.
Bazen annenin duasıdır.
Bazen babanın nasırlı elleridir.
Bazen gurbet yolunda dökülen gözyaşıdır.
Bazen yıllar sonra kavuşulan bir dosttur.
Bazen yeni doğan bir torunun verdiği sevinçtir.
Bazen bir mezarın başında edilen duadır.
Bazen bir hastane kapısında bekleyiştir.
Bazen hiç beklemediğimiz bir anda gelen güzel haberdir.
Bazen de bütün acılara rağmen yeniden ayağa kalkabilmektir.
Hayatın içinde doğum da vardır, ölüm de.
Kavuşmak da vardır, ayrılmak da.
Sağlık da vardır, hastalık da.
Zenginlik de vardır, yoksulluk da.
Dostluk da vardır, vefasızlık da.
Başarı da vardır, başarısızlık da.
Ama bütün bunların ortasında insanın koruması gereken bir şey vardır:
İnsanlığı!
Acı çektiğimiz için zalimleşmeyelim.
Haksızlığa uğradığımız için haksızlık yapmayalım.
Kaybettiğimiz için hayata küsmeyelim.
Yanlış yaptığımız için Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyelim.
Geçmişimiz zor geçti diye geleceğimizi karartmayalım.
Çünkü hayatın bize verdiği en büyük fırsatlardan biri, yaşadığımız her şeye rağmen daha iyi bir insan olabilme imkânıdır.
Bugün kırgın olduğumuz birini arayalım.
Anne babamızın gönlünü alalım.
Çocuklarımıza sarılalım.
Bir dostumuzun hâlini soralım.
Bir ihtiyaç sahibine yardım edelim.
Bir hastayı ziyaret edelim.
Bir yetimin yüzünü güldürelim.
Ve gece başımızı yastığa koyduğumuzda kendimize soralım:
“Bugün bu dünyada bir insanın hayatını biraz olsun güzelleştirebildim mi?”
Eğer cevabımız evetse, o gün boşa yaşanmamıştır.
Şunu da unutmayalım:
Hayatın acılarını tamamen ortadan kaldıramayız.
Ama acı çeken bir insanın yanında olabiliriz.
Ölümü engelleyemeyiz.
Ama hayattayken sevdiklerimizin kıymetini bilebiliriz.
Geçmişi değiştiremeyiz.
Ama geçmişten ders alabiliriz.
Her istediğimizi elde edemeyiz.
Ama elimizdekilerin değerini anlayabiliriz.
Ve belki de insanın hayat boyunca öğrenmesi gereken en büyük hakikat budur:
Mutluluk, hiç acı çekmemek değildir. Mutluluk, acıların arasında bile sevebilmeyi, umut edebilmeyi ve şükredebilmeyi kaybetmemektir.
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.
O gün geldiğinde ne kadar kazandığımızdan çok, ne kadar iyilik yaptığımızın anlamı kalacak.
Ne kadar güçlü olduğumuzdan çok, gücümüzü nasıl kullandığımız önem kazanacak.
Ne kadar yaşadığımızdan çok, nasıl bir hayat bıraktığımız hatırlanacak.
Öyleyse kalan ömrümüzü kırgınlıklarla tüketmeyelim.
Küçük meseleleri büyük düşmanlıklara dönüştürmeyelim.
Gururumuzu sevgimizin önüne koymayalım.
Dilimizi bedduaya değil, duaya alıştıralım.
Kalbimizi kine değil, merhamete açalım.
Ve her sabah yeniden uyanabildiğimiz için hayatın kıymetini bilelim.
Hayat bu dostlar…
Acısıyla, tatlısıyla her şey insan için!
Bugün ağlarız, yarın güleriz.
Bugün kaybederiz, yarın yeniden başlarız.
Bugün yoruluruz, yarın güç buluruz.
Bugün ayrılırız, yarın başka bir kavuşmanın sevincini yaşarız.
Ama ne yaşarsak yaşayalım, bir şeyi unutmayalım:
Hayat bize her zaman istediğimizi vermeyebilir. Fakat biz, hayatın bize getirdikleri karşısında vicdanımızı, merhametimizi, inancımızı ve insanlığımızı korumaya çalışabiliriz.
Ve bütün bir ömrün sonunda, kalbimizde kırgınlıklar yerine huzurla şu sözleri söyleyebilmek ne büyük mutluluktur:
“Allah’ım! Acısıyla tatlısıyla bir ömür yaşadım. Bazen güldüm, bazen ağladım. Bazen doğru yaptım, bazen hata ettim. Bazen sabrettim, bazen yoruldum. Ama şimdi bütün samimiyetimle Sana yöneliyorum. Hatalarımı affet, iyiliklerimi kabul eyle. Bana verdiğin hayat için Sana hamdolsun.”
Çünkü hayatın en büyük zaferi, hiç düşmemek değil; her düştüğünde yeniden doğrulabilmek, her acıdan sonra yeniden sevebilmek ve bütün yaşadıklarına rağmen insan kalabilmektir.
Elhamdülillah… Dünümüze, bugünümüze ve bize emanet edilen yarınlarımıza…
“Hayat acısıyla tatlısıyla insana emanettir. Önemli olan bu emaneti şükürle, sabırla, sevgiyle ve insanlık onuruyla taşıyabilmektir.”

Hayat Bu… Acısıyla, Tatlısıyla Her Şey İnsan İçin!
Arnavutluk’ta muhalefet parlamentoyu karıştırdı: Oturuma işaret fişekleriyle müdahale edildi
Bulgaristan-Romanya Ticaret Odası 14. kuruluş yıl dönümünü Bükreş’te kutladı





