Bugun...
Bulgaristan’da 30 Yıl Geriye Bak


Renginar GÜLER
bilgi@bulturk.org.tr
 
 

Tarih: 15 Aralık 2019
Yazan:  Renginar GÜLER
Konu:  Kaçırdığımız fırsatların acısını yaşıyoruz.

Hayatın dizginlerini ele alanlar 1989’dan sonra dünyaya geldiler. Nesil değişimi yaşıyoruz. Memleketimizde toplumsal öncü ve hayatın omurgası fonksiyonunu yeni birileri mi üstleniyor. Yan çizenler yok değil diyemem, çünkü hayat öyle atılımlı değişti ki, gözümüz emeklide olan bizler hayatın ana gereklerini, değişmez ödevlerini onlara aktaramadık.

Aslında bu çok zor bir ödev! Bazen bir versek de onlar alamıyor, alsalar da özümseyemiyorlar, eski kuşağın değerli bulduğunu, yeni kuşak gereksiz ve hurda olmayı hak etmiş buluyor. Ne var ki hayatta yeniden ve yenide değerlendirilmesi gereken anlar, sözler, tümceler, olaylar var. Biz ayağına ve damarına basılmış bir milletiz, sabrı taşmış bir halk ve kimliğe uzanan bir umuduz. Çocukluğumuzdan beri taşıdığımız değerlerimiz var. Birçokları kap tutmuş ama bizim için değerli. Sararmış yapraklar ve koptu kopacak kaplar, geçmişi anlatanlar onlar.

Tarih 14 Aralık 1989.
Kar serpiştiren akşam saatlerini anımsadıkça, gözlerim önüne her defasında Sofya’da Üniversiteliler Evini’nin 2. Kata sıkıştırılmış balkonu gelir. O zaman adı toplumda güçlü parlayan ve üniversite gençliğinin önüne geçmesi ve ana konuşmaları yapması doğal sayılan, kısa boylu, lüle saçlı Dr. Jelio Jelev kürsüde ve mikrofona konuşuyordu. Sesi basık ve kısıktı. Gençlerin yüreğinde yanan ateşe balkondan benzin püskürtmesi ve kapıları kapalı, basamakları karlı Halk Meclisi önündeki meydanın parlaması, hatta mitinge toplananların tam ortasına 7 metre yüksek dev bir atın beline oturmuş Rus çarı II. Aleksandır’ın ürküp “Ne oluyor burada?” demesini doğal sayılabilirdi. Balkondaki  “İyi Geceler”, “Yarın akşam saat 17’de yine buluşalım!” dedi ve kayboldu.

O böne umutla bakanlar, son sahnesini de gördükleri bir filmden sonra loş karanlıkta salondan yavaşça çıkar gibi meydandan çekilmeye başladılar. Yumruk kaldıran olmadı. Slogan atan, bağırıp çağıran olmadı. Birkaç gün önce Sofya Üniversitesinde süresiz – ülke demokratikleşinceye kadar grev başlatan – ceplerindeki son paralarla rakı, şarap, bira alan ve kasaları konferans salonlarına taşıyanlar, hatta “devrimin çocuklarını doğurmak için, aynı salonlarda geceler boyu çiftleşenlerin” heyecanı birden sönmüştü.

O zaman Devlet Planlama üniversitede dersleri vardı. Devlet planlama veya işletme okuyanlar DEVRİM PLANLAMAYI bilmiyorlardı. Bu yeni bir şeydi.  Devrim planlaması kitabını zaman bulup Marks, Engels ve Lenin de yazmamıştı. Marks ile Engels beraber yazdık dedikleri “Manifesto’da “Avrupa üzerinde dolaşan bir buluttan söz ederken, rahmetin ne zaman ve nereye yağacağını yazmamışlardı.

Devrim babalarının hepsinin arkasında bir para babası vardır.

O gece hava yağışlı bile olsa gökteki bulut henüz bizim değildi. Çünkü bulut yeryüzünde onu çeken bir güç belirmeden asla boşanmaz ve dökülmez. Sonra her şeyin bir zamanı vardır. XVIII. yüzyıl klasiklerinin zamanı geçmişti. Bunları yazarken, kafamın içinde olayların birbirine benzediğini, hatta onlar aynı senaryoya göre tekrar ettiğini düşünmeye başladım. Yaşarken en fazla çekenler tarihe geçiyorlar yani aramızda kılavuz gibi yaşamaya devam ediyorlar.

Bulgarlar, 1989 olaylarının önce “ilhamcısı” daha sonra da “lideri” olan Jelio Jelev’i önder olarak kabullenmekte zorlandılar. Adam, Bulgar burjuvazisi oluşumunun 80 yıl önce piyasaya sürdüğü ilk simge Bay Ganyo’ya benziyordu. Oluşumu tamamlanmış, gelişmiş, feylesof olmuş ve hatta Lenin’in sözünün üstüne söz söylemişti. Proletarya lideri Lenin balkondan işçi ve bahriyelilere, Jelü ise balkondan üniversitelilere konuştu. Ne var ki, o Lenin’e benzemiyordu. Fakat ikisinin arasında benzeşen çizgiler vardı. İkisi de başkasının parasını harcıyordu. Lenin’in parası Almanya’dan gelirken, Jelev’ın kayın pederine verilen faşizme ve kapitalizme karşı savaşçı maaşı, bütün aileye yetecek kadardı. Ne var ki onu yine de başka bir yerde aramak gerekiyordu.

Onu yaratanlar, örnek olarak Fransız devriminden önce yaşayan ama bir ömür devrimi yazan Jan Jac Ruso’ya (Jean Jaques Rousseau)  benzettiler. O, işe “Emil ya da Eğitim Üsütne” çalışmasıyla başlarken, Jelio Jelev kimseyi eğitmedi. İlk eserinde komünist devletin özünü faşist devletten aldığını anlatmakla başladı ve ikisine de ”faşizm” demekle yetindi. Faşizmin de bin bir türüsü var diyemedi. Belki de faşizmin insan düşmanlığını, insan kasaplığını, vahşeti, Yahudi ve Çingen soykırımlarını, komünizmin de soy kırım denemelerini, kültür soykırımını, dil, din, mezar taşı, gelenek ve Türk dilinde edebiyat yaratanlara zulmünü anlatsaydı, o balkon konuşmasında genç dinleyenleri ateşlenme enerjisi bulur ve “İyi geceler” demeyi seçmezdi.

Lenin konuşmalarına, “Uyuyanları uyandırın! Hepiniz uyanın!” sözleriyle başlar, “Artık uyumak yok!” çağrısıyla bitiriyordu.

Ruso, halka hitaben hiç konuşmadı, hep yazdı. Onun zamanında Fransa’da gözü yazı söken, eli kalem tutan % 10 nüfus vardı o hep geleceği düşleyerek yazdı. Yarattığı siyasi devrim teorisi eserlerinin hiç birinin o hayattayken basılmadığından dolayı, müzik nota kitaplarını kopyalamakla geçinmişti. Protestan ve Katolik evliliğin yasak olduğu bir devirde yaşadığından, Protestan eşini ev temizlikçisi olarak gösterdi. Fransa dışında İsviçre ve İngiltere’de büyük sıkıntılar içine yaşarken yazdığı “Eşitsizliğin doğuşuna İlişkin Düşünceler” ve “Toplum Sözleşmesi” eserlerinde 200 yıl sonra da toplum üzerinde azalmayan demokratik yönetim fikrini işledi.

Jelev, 1989’dan önce Lenin’e ters düştüğü ve komünizme faşizm dediği için 11 sene eşinin köyünde soğan kazdı. Tabii bu, feylesof boyutuna yükselebilmiş bir genç aydın için müthiş bir ruhsal kırılma olmuştur. Köylünün feylesofu derviştir. Derviş sorulana cevap verir. O ise Lenin’i kendi inisiyatifiyle eleştirmişti. Onun ki, olumsuz ve yok edici bir eleştiriydi. O bu eleştirinin dozunu kendi gücüyle kısıp aşmaya içsel kudret bulamadı. Komünizme faşizm demiş ve orada durmuştu. Komünizmin mezar kazıcısı olarak daha öte kazma kürek sallamamış, devrim çağrılarıyla kalem tüketmemişti. Faşizmin özel mülkiyet ilişkilerinde doğduğunu bildiği için, “geri çark edelim” de diyemiyordu. Mihail Gorbaçov’un “yenilenme ve açıklık” esintisi yeni seçenekti. 35 yıl betonlaşmış kaskatı Bulgar toplumsal vicdanına balkondan su serpmeyi anlamsız bulmuştu.

Kardeşlik, eşitlik ve özgürlüğü hayata çağıran büyük devrim Ruso’nun ölümünden 4 yıl sonra patladığından dolayı o görememişti. Fransız devriminin anayasasını yazarken, toplumun ortasına İnsan’ı çekti. “Özgür doğan insanoğlunun, her yerde kelepçelenmiş olduğunu”, İnsanoğlunun çilelerinin ve mutsuzluğunun temel nedeninin “eşitsizlik” olduğunu yazdı. O esintiyledir ki, Fransız Devriminin 1795’te yükselttiği ve bugün de dünyayı dolaşan şiarının ana öğesi EŞİTLİK oldu.

Jelev, ne “eşitsizlik var bizde” ne de “adaletsiz bir kitleyiz” diyebildi.

İşte bu dalgalı mücadele yolunu yürümediğinden dolayı, 1984-1989 yılları arasında Türklere yapılan zulmü, soykırım denemesini, dil, din yasağına ses yükseltemedi. ”Onlar bizim kardeşlerimiz ve kan kusuyorlar! Durun!” diyemedi.

Soğan kazarken çapayı kaldırıp taşa vurmadı. Kendi kendine isyan etmedi.

Başka bir değişle “Türklerin bu vatanda ebediyete kadar yaşama ve mutlu olma hakkı vardır yazan” komitacı Zahari Stoyanov kadar olamadı. Levski, “Türk sofrasında yemek yemiş, ayran içmişti”, yakalandığında cebindeki teskerede adı “Derviş’ti” ve bu ismi kendisi seçmişti. Jelev de zor günler görmüş ve Sliven Çingene mahallesinde 4 gün “misafir” edilmişti. Ne var ki, iyilikleri tez unutma alışkanlığını yenemedi.

1989 Ağustosunda Başbakan Andrey Lukanov’un aldığı uçak biletleriyle Parise gitti ama AGİT İnsan Hakları Konferansı kürsüne çıkıp memleketimizdeki totaliter soykırım denemesini demokratik güçler adına lanetlemedi. Belki de bu yüzden 14 Aralık 1989’da üniversiteli gençlere söyleyecek söz bulamadı. Kardeşlik çağırısı yapmak yürek ister. Zaman, totaliter rejim Anayasasını kökten yenileme zamanıydı, fakat o bu çağrıyı yapamadı ve daha ilk anda bir lider müsveddesi olduğunu ortaya koydu. J. Jelev’in dilini susturan pek çok yarım işler ve bir sürü suçu vardı.

Bir defa o halkın uyanan vicdanını duyumsayamıyor, azınlıkların insan hakları kavgasına kapalı gözle bakıyor, toplumsal alana sahte “lider-ajan” sürülmesine tepki göstermiyor, komünizmi çöpe atıp halk egemenliği şiarı yükseltmiyor ve hatta gerçek özgürlüklerden korkuyordu.

Tarih 14 Aralık 1989’du.
Diktatör Todor Jivkov devrileli 35 gün olmuştu. Halk korkuyordu. Bu, ejderha dirilirse korkuyordu ve kendini suçlu hisseden halk ancak uyurken “huzur” buluyordu. Çatlak baraj duvarının yıkılmasına 14 gün kalmıştı.

28 Aralık 1989’un karlı kışlı yüzde yüz donmuş yollarını yaya geçerek gizli ve topluca gelen Müslüman Pomak kadınlar Sofya meclisini kuşattılar. Ekmek çıkısı renk renk torbalarını, sımsıkı üst üste bağlanmış renk rek önlüklerini, dize kadar çekilmiş yün çoraplarını ve başörtülerinin üstüne geçirdikleri kulaklı şapkalarla adına “tank” dediğimiz kalın lastik ayakkabılarla üzerine bastıkça karın suyunu çıkarıyorlardı. Tarih yazan o kararlı ve gururlu yürüyüşü gören hiçbir kimse unutamadı.

Seyretmeye gelenlerden hiç biri hiç bir Müslüman’ı hapiste, sürgünde gelip görmemişti. Etraftan bakanların hepsi yüksek tahsilli, makyajlı, kürk paltolu olsa da Bulgaristan’da 1964’ten seri şiddetlenen devlet teröründen ve yaşananlardan da sanki bilgileri yoktu.  Direnenler çoğaldıkça “başkentte huzur sağlansın” havası oluştu. Ardından çay getirenler, çay dağıtanlar, “için ısının” “birlikte olalım, biz sizinleyiz” bilinci ve dayanışma ruhu oluşmaya başladı.

Halk Meclisi kuşatılmıştı.
Meclis ile gizli “üst akıl” ile yıkılan politik kulis nefes alamıyordu. Muhalefetin başı havasına giren etrafı kalabalaşan J. Jelev ve fikirleri henüz olgunlaşmamış demokrasi heveslileri parlamentoyu kuşatanların ardında yola çıkmaya ve Sofya’ya yığılmaya hazır 300 bin Müslüman’ın çarıklarını sıkmış işaret beklediklerini işitmişlerdi. Jelev gibi demokratların, içlerinde yenemedikleri bir korku vardı: “Türklerden, Pomaklardan ve ezilenlerden yana saf alırsak Bulgar halkı bize ne der, ardımızdan gelir mi?”

Devam edecek.
Bizi okuyunuz.
1990’dan sonra dünyaya gelenler bu olayları bilmeden, kendilerine asla yol çizemezler.
Paylaşınız lütfen.



Bu yazı 35 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI