Bugun...
TARİHİ GEÇMİŞİ TÜRKİYE'YE YENİ GÖREVLER YÜKLEMEKTEDİR


İsmail CİNGÖZ
ismailcingoz@bulturk.org.tr
 
 

Türkiye’nin, Fayez Al Sarraj Başkanlığındaki Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile 27 Kasım 2019 günü “Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” ve “Güvenlik ve askeri işbirliğinin genişletilmesi” anlaşmalarını imzalaması uluslararası kamuoyunun oldukça dikkatini çekmiştir. Doğu Akdeniz enerji koridoruyla iltisaklı olan ülkeler başta olmak üzere, bu gelişmeden rahatsızlık duyanlar olduğu görülmüştür. Zira Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İsrail, Mısır, Avrupa Birliği (AB), Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya’dan ardarda yapılan açıklamalarda yer alan tepkiler uluslararası basında yer almıştır. 

Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis, bahse konu anlaşmaları kastederek; “…bölgelerindeki haklarını koruma altına almak için hukuki tüm yollara başvurduklarını, egemen haklarını korumak için her yasal silahı, her uluslararası forumu, her uluslararası örgütü kullanacaklarını…” açıklamıştır. GKRY’nin AB üyesi olması ve üyelik dayanışması bahanesiyle en kuvvetli eleştirilerden birisi de AB’den gelmiştir. 12-13 Aralık 2019 tarihlerinde Brüksel’de gerçekleşen AB Liderler Zirvesi’nin ardından yayımlanan bildiride “Türkiye-Libya mutabakatının reddedildiği, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ne tam destek verildiği” görülmüştür. 

AB’nin bu açıklamasına Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy tarafından “AB’nin deniz yetki alanlarının belirlenmesine dair bir yetkisi olmadığı ve Libya mutabakatının hukuka uygunluğuna dair hüküm veremeyeceği” açıklanmıştır[1].

Doğu Akdeniz sahasında doğalgaz ve petrol yataklarının tespit edilmesiyle birlikte GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın Türkiye aleyhine geliştirdikleri bloğun faaliyetlerinin uzun bir süredir Ankara tarafından dikkatle takip edilmekte olduğu bilinmekteydi. Zira Türk donanması, sismik arama ve sondaj gemileriyle bölgede varlığını sürdüren Türkiye, çalışmalarıyla sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) değil, kendi hak ve çıkarlarını da koruma gayretini müştereken yürütmektedir. Dolayısı ile gelişmelerin değerlendirilmesinden elde edilen verilere göre Türkiye, dış politikasının merkezine Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ı yerleştirdiği anlaşılmaktadır çünkü Kıbrıs’ta önemli bir adım daha atan Türkiye 15 Aralık 2019 tarihi itibariyle KKTC Geçitkale Havaalanı’na silahlı ve silahsız insansız hava araçlarına (SİHA-İHA) hava üssü kurma kararı aldı ve ilk İHA’nın yerleştirildiği uluslararası arenaya durulmuştur. 

İsrail’den 4 İHA alarak Ada’ya yerleştiren GKRY’ne cevap niteliğinde olarak Türkiye’nin ilk aşamada 5 İHA konuşlandırılacağı açıklanmıştır. Türkiye’nin, Geçitkale Havaalanına yerleştireceği İHA’lar vasıtasıyla Doğu Akdeniz’den Libya’ya kadar geniş bir sahada aleyhine olası gelişmelere müdahale imkân ve kabiliyetini artırması dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Türkiye’nin, olayı ciddiye aldığını göstermek için bundan sonraki hamlesinin KKTC’de deniz üssü kuracağı beklenmektedir.

Türkiye, başlangıçta “önce Kıbrıs sorunu çözülsün, enerji denklemi sonra kurulsun” görüşündeydi fakat 2011’den itibaren Kıbrıs ve enerji sorunlarını birbirinden ayrı tutarak yeni bir politika geliştirerek Doğu Akdeniz denklemine dahil olmaya başlamıştır. Önce KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalayan Türkiye, 2015 yılında Fatih ve Yavuz gemilerini satın alarak bütün itirazlara rağmen Kıbrıs açıklarında sondaj çalışmaları başlatarak oyuna fiilen dahil olmuştur. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Biz Kıbrıs’ta İngiltere ve Yunanistan’la birlikte üç garantör ülkeden biriyiz. Burada söz sahibi olan birileri varsa, sadece bu üç ülkedir” sözünü sık sık dile getirerek Türkiye’nin uluslararası hukuka dayanan haklarını öne çıkartarak[2] itirazda bulunan kesimlere cevap verdiği görülmektedir.

Türkiye’nin hamleleri kimi çevreler tarafından gecikmiş olarak değerlendirilse de başta kıyıdaş ülkeler olmak üzere bütün dünya tarafından dikkatle takip edildiği muhakkaktır. Çünkü Doğu Akdeniz sahasından geçen enerji hatlarına hâkim olmak isteyen bütün küresel güçlerin yolu Kıbrıs’a çıkmaktadır[3].

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir mülakat esnasında Türkiye-Libya mutabakatı sonrasında da Akdeniz’de yaşanması muhtemel yeni gelişmelere ilişkin olarak; “Doğu Akdeniz’de başka adımlar da söz konusu olur mu?” sorusuna “Bunlar, gelişmelere göre anbean olabilecek adımlardır. Özellikle Libya ile aramızdaki mutabakattan sonra çok daha hareketli ve seri şekilde gidecektir. Bu işin ağırdan alınma durumu söz konusu değildir” sözleri[4] ile her türlü gelişmelere hazırlıklı olunduğunu duyurması önemlidir. Zira Erdoğan’ın, Libya UMH’nin talep etmesi halinde askeri desteğin de verileceğini açıklaması Türkiye’nin Libya’ya verdiği önemi ortaya koymaktadır. Nihayetinde UMH Başkanı Serrec’in 20 Aralık 2019 günü Halife Hafter güçlerinin Trablus’a saldırılarını engellemek için Türkiye, ABD, İngiltere, İtalya ve Cezayir’den destek istemesi önümüzdeki sürecin kritik olacağının işareti olmaktadır.

Sonuç olarak; Libya, coğrafi açıdan uzak gibi görülse de bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ile bir kısmı da Kanuni Sultan Süleyman döneminde fethedilerek uzun yıllar Osmanlı idaresinde kalmış eski bir Türk toprağıdır. 1908’de İtalya’nın saldırısı ile Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi bir çok gönüllü Türk subayı tarafından yerel halkının örgütlenmesiyle birlikte savunulmaya çalışılmıştır. Maalesef o günün şartları nedeniyle 1911’de İtalya’nın işgaline kadar Türk idaresinde kalan Libya, Türkiye ile arasında tarihi, askeri ve ticari olarak geniş yelpazeli ortak paydası olan bir coğrafyadır. Dolayısı ile Türkiye orada olmalıdır. Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmanın sürdürülebilir olması için de Türkiye, Libya’da olmalıdır.

Türkiye-Libya münhasır alan anlaşmasının bir neticesi olarak Yunanistan ve GKRY ile çakışan sahalarda yaşanacak krizin çok iyi yönetilmesi gerekmektedir. Zira Doğu Akdeniz’den çıkartılacak doğalgazın Avrupa’ya taşınabilmesi için GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın kurmayı planladıkları “Doğu Akdeniz Boru Hattı” (East Med) güzergahının Türkiye-Libya münhasır sahasından geçecek olması krizin büyük olacağını göstermektedir.

Doğu Akdeniz sahasında yaşanan krizin bir müsebbibi de AB’dir çünkü GKRY’ni Kıbrıs adına tek meşru yönetim kabul ederek; Türk kesimini yok sayması, Türkiye’nin münhasır alanlarının dikkate alınmaması ve Doğu Akdeniz’de Kıbrıs sahasında doğalgaz ve hidrokarbon rezervlerinin tek sahibi olduğunun deklare edilmesi çözümsüzlüğü körüklemektedir.

Libya ile münhasır alan anlaşmasını imzalamakla Türkiye’nin, hem Doğu Akdeniz’deki gücünü pekiştirmesi hem de bölgesel bir güç olduğunu ortaya koyması önemlidir. Zira Doğu Akdeniz sahasında doğalgaz ve petrol yataklarının tespit edilmesinin hemen ardından İsrail ile Mısır’ın birlikte hareket etmeye başlaması üzerine; AB başta olmak üzere GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın saldırgan ve provokatörce çıkışlarına karşılık Türkiye’nin uluslararası hukuk dahilinde hakkını koruyarak ve savunarak bölgesel barışa da katkı sağlayacak şekilde bir politika izlemesi önemlidir. Türkiye’ye karşı saldırgan ve küstahça yapılan açıklamalarla Türkiye’yi durdurmaya güçlerinin yetmeyeceği görülmüştür. Rusya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin BM kararlarını hiçe sayarak Halife Hafter güçlerini desteklemesi de Türkiye’yi durduramayacaktır. 

Son günlerde “Doğu Akdeniz Boru Hattı” (East Med) projesinin ekonomik olmayacağından hareketle İsrail’in Türkiye ile diyaloğa geçmeye çalıştığı yönünde bilgiler duyulmaktadır. Eğer bu hususta Türkiye-İsrail bir şekilde anlaşarak Doğu Akdeniz sahasında çıkartılacak doğal gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyabilirlerse bu projenin bölgesel olarak genişleyeceği de değerlendirilmektedir çünkü Suriye ve Lübnan’ın da ürettikleri gazları bu hatta bağlayarak ekonomik gelir elde etmek isteyecekleri kuvvetle muhtemel görülmektedir. Mecburiyet karşısında Mısır bile bu hatta bağlanmak isteyebilecektir.

Bu durum hali hazırda Rusya, Azerbaycan ve Türkmenistan gazlarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması projesinde önemli bir rol üstlenen Türkiye’yi, tarihte hiç olmadığı ölçüde bölgenin merkezi ülkesi konumuna yükseltecektir. 

Son söz olarak; 1980 öncesi sağ-sol olayları, 1984 sonrası PKK terörü ve ekonomik krizler başta olmak üzere uzun yıllar iç sorunlarla ilgilenmek zorunda kalmanın verdiği bir sonuç olarak bölgesel olaylarla yeteri kadar ilgilenemeyen Türkiye, dış politika üretiminde başarı elde edememiştir. Gelinen ve yaşanan süreç Türkiye’ye yeni bir misyon yüklemektedir. Türkiye büyük ve küresel devlet olmak istiyorsa artık içine kapalı politikalar değil, bölgesel ve küresel politikalar üretmek zorundadır. Bu aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur. Bu nedenle Türkiye karar alıcı mekanizmalarına büyük görevler düşmektedir.

------------------------------------------

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

[1] Hürriyet; “Dışişleri Bakanlığı’ndan AB Konseyi’ne Sert Tepki”, 13.12.2019.

[2] Verda ÖZER; “Türkiye’den Şah Mat”, Milliyet, 21.12.2019.

[3] Fatih ÇEKİRGE; “Dünyanın Merkezi Kıbrıs Oldu”, Hürriyet, 16.12.2019.

[4] Okan MÜDERRİSOĞLU; “Son Dakika: Başkan Erdoğan’dan Libya ile Mutabakat Açıklaması!”, Sabah, 18.12.2019.



Bu yazı 102 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI