Bugun...
SALGIN SONRASI YENİ DÜNYA DÜZENİ


İsmail CİNGÖZ
ismailcingoz@bulturk.org.tr
 
 

Coronavirüsler kategorisinde yer alan ve Aralık 2019 ayında ilk kez Çin’in Vuhan kentinde görülen bir virüs çok kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına aldı. Halen yayılmaya devam eden ve “Covid-19” olarak adlandırılan bu virüs, çok hızlı yayılması ve dünya çapında ölümlere sebep olması nedeniyle ülkeleri çok değişik tedbirler almaya sevk ettiği günler yaşanmaktadır. Yaşanan gelişmelere göre tedbirin ve şeklinin de doğru orantılı olarak genişletildiği görülmektedir. Salgının küresel bir boyut hali alması nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization: WHO) de Covid-19 salgınını Pandemi[1]” kategorisine aldığını açıklamıştır.

Covid-19 ilk kez Çin’de ortaya çıkmış olsa da mevcut durum itibariyle dünya genelinde en fazla etkilenen ülke konumunda ABD yer almaktadır. Salgının merkezi olarak kabul edilen ABD’de can kaybının (28 Nisan 2020 günü itibariyle) yaklaşık 57.000 civarında olduğu yapılan açıklamalarda yer almaktadır.

Covid-19’un ortaya çıkışı itibariyle yayılma hızı, ölümcül olması ve tedavi edilebilirliği için tıbbi açıdan yetersiz kalınması bütün dünyada paranoya düzeyinde panik havasına sebep olmuştur. Yayılma hızını düşürebilme adına hijyen telkinleri, karantina, sosyal faaliyetlerin iptali, okulların tatil edilmesi gibi tedbirlere başvurulmasına rağmen istenilen başarılar elde edilememiştir. Ardından dünya genelinde karar alıcı mekanizmalar, genel veya kısmi sokağa çıkma ve seyahat yasakları uygulamak durumuna geçmişlerdir.

Öyle ki; insanlık tarihinde bir çok salgın hastalıklar yaşandığı dönemler olmuştur elbette. Ancak Covid-19 salgını nedeniyle, tarihte görülmemiş bir hızla yayılarak bütün dünyada hayatın olağan akışını durdurduğu bir sürece girilmiştir.

Alınan kararlar elbette insan sağlığına verilen değer içindir. Sürecin uzaması, ne zaman sona ereceğinin bilinmezlikler içerisinde olması, bir taraftan da salgının yayılmaya ve can kayıplarının devam ediyor olması, yöneticileri içinden çıkılmaz bir hale sevk etmektedir. Çünkü Covid-19’un kısa zamanda kontrol altına alınması ve tedavi sürecine geçilmesine müteakip hayatın normal akışına döndürülmesi başarılamaması halinde Coronavirüsten daha kötü bir durum kapıya dayanmış durumdadır : EKONOMİK KRİZ.

Yeryüzünün neredeyse tamamında ekonomileri çıkmaza sokan salgın, dünya üzerinde işletilmekte olan tedarik zincirlerini kopartmıştır. Buna bağlı olarak süpermarket raflarındaki ürünlerin fiyatlarında olağanın üzerinde yükselme görülmektedir. Birçok ülkede uygulanmakta olan uluslararası mevsimlik tarım işçilerinin de seyahat yasakları engeline takılması nedeniyle ürünlerin tarlada çürümesi[2] yakın gelecekte gıda sıkıntılarına sebep olacağını göstermektedir. Tarlada kalan üründen itibaren tedarik zincirinin kırılması; üreticinin, işçinin, nakliyecinin ve satıcının ekonomik sıkıntıya düşmesine sebep olurken beslenme sorunlarını da beraberinde getireceği muhakkaktır.

Bundan sonrası için küresel tedarik zinciri başta olmak üzere küresel ticaretin de farklı boyutlara evrileceği, ithalat ve ihracat sisteminin; karar alıcı mekanizmaları, şirket yöneticilerini yeni kararlar almaya yönelteceği anlaşılmıştır. Aynı zamanda verimli ve sürdürülebilirliğin aksamaması ile birlikte tedarik zincirinde hangi ülkelerin olduğu hususunun da önem kazanacağı[3] ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile iktisadi açıdan kendi kendine yeterli veya sahip olduğu kaynaklar vasıtasıyla gıda tedariki ve güvenliğini sağlayabilecek altyapısı yeterli olan ülkelerin avantajlı konumda olacakları[4] hatırda tutulmalıdır.

Covid-19 salgını; başta insan sağlığı olmak üzere tarım, sanayi, ekonomik ve güvenlik açılarından günlük hayatı etkilemesi çok önemli bir süreçtir. Lakin ekonomi üzerinden siyasi sistemleri ve yönetim sistemlerinin sürdürülebilirliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmesi açısından önemlidir.

***

Coronovirüs salgını, kırılgan bir yapı üzerinde süregelen dünya ekonomik ve siyasi ilişkilerini tüm çıplaklığı ile gün yüzüne çıkartması açısından da önemlidir. Güvenlik kaygısı ile ülkelerin sınırlarını kapatması, hava ulaşımlarını durdurması da küresel tedarik zincirlerini kopartan başka bir etken olmuştur. Toplumsal sağlığın korunması adına hak ve özgürlükler kısıtlanırken, asker ve polislerin sokağa indiği, hükümetlerin parlamentoları by-pass ederek kararlar aldığı olağan olmayan bir süreç yaşanmaktadır. Negatiflere düşen petrol fiyatlarının, şiddetli dalgalanmalar yaşayan finans piyasalarına bağlı olarak[5]  yaşanan kriz nedeniyle kapanan işyerleri aynı zamanda işsizler ordusunu arttırmaktadır.

Ne zamana kadar devam edeceği henüz büyük bir muamma olan salgının, dünya ekonomik sistemi üzerinde kalıcı etkiler bırakacağı kuvvetle muhtemel olarak görülmektedir. Zira liberal kapitalizmin babası Adam Smith’in 1776’da “Toplumların Refahı”nı yazıp “Laissez faire, laissez passer!” / “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” sözünü[6] slogan yapan kapitalizmin, 1929 Büyük Buhran sonrası liberal devlet modelinden vazgeçilerek; ekonomiye devletin müdahale ettiği Keynesçi politikaların benimsendiği gibi bir süreç yaşanmaktadır.

1929-1970 döneminde altın çağını yaşayan kapitalizm, iktisatçı John Maynard Keynes tarafından ortaya konulan Keynesyen Politikalar[7] sayesinde genel manada; büyümeyi, kar oranlarını ve işçilerin hayat standartlarını artırmış olsa da sermaye açısından ise güç kaybı yaşatmıştır. 1980’lerden itibaren aşırı finansallaşma sürecini destekleyen Neo-liberalizm, Keynesyen sistemde güç kaybeden sermayenin kendisini toparlama hamlesi[8] olarak ortaya çıkmıştır.

1980’lerde aynı zamanda toplumlardaki sosyal yapıyı dönüştürme projesi olarak da başlatılan Neo-liberalizmin başarılı olabilmesi için öncelikle sivil toplum yapılanmalarının zayıflatılması gerektiğinden hareketle, öncelikle ücretli çalışanların örgütlendiği sendikalar güçsüzleştirilmiştir. Ardından büyük aileler çekirdek aileye ve sonrasında bireylere kadar küçültülmesi hedeflenmiştir.

Neo-liberal sistem tasarlanırken; doğa hesaba katılmaksızın, sınırsız üreten ve sınırsız tüketerek mutluluk empozesiyle “sınırsız tüketen küresel bir dünya” oluşturulmak istenmiştir. Ancak bu projeler uygulanırken sınırlı olanın nasıl sınırsız kullanılabilir olacağı planda yer almamıştır. Neo-liberalizm sistemi ile toplumsal sosyal hayatın dizayn edilmesinden beklenen başarı da gerçekleştirilememiş, gelir dağılımında yaşanan aşırı derecede bozulma ve dünya Gayrisafi Yurt İçi Hasılasının, dünya nüfusu içerisinde %1’lik bir kesimin elinde toplanmasına sebep olduğu gibi bir sonucun ortaya çıkması, bu sistemin uzun vadeli ve sürdürülebilir olmadığını göstermiştir[9].

1929 Büyük Buhranı ile çöken ekonomiyi canlandırmak için geliştirilen Keynesyen politikalar, 2008 krizinde de tek seçenek olarak görülmüştür. 2008 krizinde, yalnızca hane halkının refahı değil büyük şirketlerin varlığı da devletin müdahalesi ile atlatılabilmiştir. Çünkü doğası gereği olağan seyrinde sürekli güçlenen kapitalist sermaye ve finansın, kriz zamanlarında kendisini ve toplumu nasıl kurtaracağı bilincine sahip olmadığı 1929 ve 2008 yıllarından bilinmektedir. Dolayısıyla yalnızca sermaye ve finansın kontrol ettiği bir ekonomik düzenin sürdürülebilir olmadığı, geçmişte yaşanan krizlerdeki tutumlarından deneyimlenmiştir. Covid-19 salgını nedeniyle yaşanan krizin de politik ve ekonomik sonuçları itibariyle 1929 ve 2008 krizlerinden daha derin olacağı belli olmaya başlamıştır. Daha önceki krizlerden sonra başarılı olduğundan hareketle önümüzdeki süreçte tüm dünyanın Keynesyen politikalara dönüş yapmasının kaçınılmaz[10] olduğu görülmektedir.

Dünya ekonomik sisteminde uzun bir süredir yaşanan gelişmelere bağlı olarak beklenen resesyon[11], Covid-19 salgını ile tetiklenmiştir. Hükümetler ve Merkez Bankaları salgın sürecinde yaşanan sorunları azaltabilmek ve hatta atlatabilmek adına karşı faizleri indirme ve kurtarma paketleri uygulamaya koysalar da yeterli olmadığı görülmüştür. Neo-liberalizmin merkezlerinden olan İngiltere; büyük borçlanma, harcama, yatırım ve talep yönetimi politikalarında Keynesyen bir ekonomi programını uygulamaya aldığını[12] açıklamıştır. Hatta İngiliz hükümetinin salgının ilerleme şiddetine paralel olarak programı genişletmesi, Neo-liberalizmden vazgeçilmeye başladığını ve Covid-19 salgınına bağlı olarak ilk ekonomik sistem değişikliğinin yaşanmaya başladığını da göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Küreselleşmenin uygulamalı örneği AB’nin Covid-19 krizini yönetmedeki başarısızlığının görülmesi, birliğin geleceğini sorgulanır hale getirirken, bir yandan da AB ülkelerinin sınırlarını kapatma eğilimleri nedeniyle milliyetçiliği ve ırkçılığı tetiklemesi[13], salgın sonrasında AB içerisinde büyük kırılmalar yaşanacağının işareti olarak okunmalıdır.

***

Covid-19 Salgını öncesinde; 2010’da Tunus’ta başlayan halk hareketlerinin “Arap Baharı” adıyla bütün bölge ülkelerine yayılması örneğinden hareketle Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Amerika’ya dünyanın birçok bölgesinde yaşanan sokak gösterileri ve protesto eylemleri vasıtasıyla Güney Amerika’nın zengin yeraltı kaynaklarının paylaşımı, Sykes-Picot Anlaşması’nın yeni versiyonları ile Ortadoğu başta olmak üzere zengin yeraltı kaynaklarına sahip ülkelerin daha kolay idare edilebilir şekilde küresel bir üst yapılanma tarafından görünmez bir el yardımıyla yeniden dizayn edildiği[14] şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.

Görünmez bir üst akıl dünyayı kendi çıkarlarına göre dizayn etmeye çalışırken yükselişi önlenemeyen Çin’in dünya ekonomisi içerisindeki ağırlığının arttığı bir süreç yaşanmıştır. Son 30 yıldır Ortadoğu, Avrupa, Afrika ve Latin Amerika ekseninde ekonomik etkisini arttıran Çin, ticari krediler sağlayarak dünyanın bir çok bölgesinden ülkeleri kendisine bağlamayı başarmıştır. Emperyalist ülkelerin nüfuz mücadelelerine karşılık Çin, "Tek Yol, Tek Kuşak" projesi ile Pasifik kıyısından Avrupa'nın Atlantik kıyısına uzanan bir coğrafyayı ulaşım ağlarıyla kendi küreselleşme projesini sessiz sedasız uygulamaya devam etmektedir. 2008 Mali Krizi sonrasında da yükselişini sürdüren Çin’in, Covid-19 Salgınından da yükselerek çıkacağı anlaşılmaktadır. Zira Covid-19 krizine müdahalesindeki başarısı ile birlikte yalnızca ekonomik ve siyasi olarak kendine bağlı ülkelere değil, Avrupa ülkelerine de yardımlar ile de güçlenmeye devam etmektedir. Çin, kriz sürecini başarıyla sürdürürken Trump yönetiminde ABD’nin dış ticarette korumacı politikalar uygulaması[15] da Çin’in yükselişine yarayacağı muhakkaktır

Sonuç olarak;

Yaşanmakta olan Covid-19 salgınına bağlı olarak yaşanan gelişme ve sonuçların ülkelerin sosyo-kültürel ve ekonomik durumlarına göre farklılık göstereceği değerlendirilmekle birlikte, güç dengesinin Avrupa’dan Asya’ya kaymaya devam edeceği beklentisinin artış eğiliminde olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu eksenli bir yapılanmada dünya ülkeleri arasında yeni kutuplaşmaların yaşanmasına bağlı olarak ABD-Çin eksenli bir gruplaşma beklenmelidir. Türkiye liderliğinde Türk Cumhuriyetleri ile bu eksene yakın siyaseti ve gönül bağı olan ülkelerin ise Üçüncü bir faktör olarak ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Zira böyle bir potansiyel güç olduğu bilinmektedir.

Bu yapılanmada güç kaybedecek olan ve dağılma sürecine gireceği varsayılan AB ülkelerinin etnik, dini ve askeri mevcudiyetleri nedeniyle ABD ekseninde yer almayı tercih edecekleri, Rusya’nın da beyaz ırk ve dini gerekçeleri ile ABD ile ortak hareket etmeyi tercih edeceği öngörülmektedir.

Uluslararası siyasi yapılanmalar oluşurken kapitalizm dünyasında da kökten değişiklikler olması beklenmelidir. Zira alışık olmayan bir dönem yaşayan küresel dünya Corona-19 sürecinde her şart altında istenilen her ürüne ulaşılamayacağını yaşayarak görmüştür. Bu tecrübeden hareketle kendi üretemediği ürüne olası küresel kriz durumunda tedarik zincirinin kırılması halinde ulaşamayacağını veya stratejik ürünlerin önce iç piyasaya sürüleceği tecrübe edilmiştir. Ülke yöneticilerinin; ihtiyaçların iç piyasalarda yerli ve milli üretimlerle tedarik edilmesinin önemini gördükleri için ithalattan ziyade yerli üretimi destekleyici politikalar uygulamaya önem verecekleri beklenmektedir.

Covid-19 krizi sürecinde hayatta kalma mücadelesinin zorunlu gönüllükle birlikte devlet eliyle kısmi ve kontrollü müeyyidelerle uygulanması sosyal davranışlarda dönüşümler ile devlet otoritesine itaat süreci yaşanmaktadır. Covid-19 nedeniyle uygulanan yasaklara olan riayetlerdeki yoğunluktan güç alan karar mekanizmaları, gelecekte refahın ve özgürlüğün daha az olduğu bir siyasal sistemin hayata geçirilebilirliğini uygulamalı olarak görmüşlerdir. Bu eksenli yeni yönetim sistemlerinin hayata geçirilmesi için bazı ülkelerde girişimler yaşanma olasılığı kuvvetle muhtemel hale gelmiştir.

Neo-liberal sistem, diğer bir deyişle serbest piyasa ekonomisinin İngiltere örneğinde görüldüğü üzere kriz sonrası yeniden şekilleneceği bir döneme girilmiştir. Yerel ve milli imkanlarla üretimin, stratejik ürünlerin tedarik zincirinin ne kadar önemli olduğu, maddi zenginliğin küresel bir krizde önemini yitirdiği yaşanarak görülmüştür. AB örneğinde olduğu gibi dost, müttefik ve ekonomik birlikteliklerin ülke menfaatleri karşısında bir önem ifade edilmediği ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile Neo-liberalizm ve küreselleşme karşıtı görüşler güçlenmiş ve ekonomiye devletin müdahale ettiği Keynesçi politikaların hükümet programlarına gireceği bir döneme girilecektir.

Covid-19 krizini ABD ve Avrupa ülkelerine oranla Türkiye’nin daha başarılı sürdürdüğü görülmektedir. Türk Sağlık sistemindeki koruyucu ve kapsayıcılık, tedavi sürecinde olan vatandaşlarına sınırsız tedavi gideri ayırması, sosyal devlet olma başarısını göstermesi açısından önemlidir.

Son söz olarak; Covid-19 krizi ile bir kez daha tecrübe edildiği gibi Türkiye; savunma sanayiinde, tarım, hayvancılık ve sanayii sektöründe, sağlık personeli yetiştirme ve sağlık ekipmanı üretiminde kendine yeter hale gelebilmesi için kısa, orta ve uzun vadeli planları hayata geçirmelidir.



Bu yazı 206 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI