Bugun...
MÜLTECİLER VE İDLİB ÜZERİNDEN YENİ DÜNYA KURULUMU


İsmail CİNGÖZ
ismailcingoz@bulturk.org.tr
 
 

Daha fazla özgürlük sloganları ile 2011 yılında Suriye’de başlayan olaylar iç savaş halinde hala devam etmektedir. Rejim kuvvetlerinin muhalif hareketleri kanlı bir şekilde bastırma gayretleri, fırsattan istifade ayrı devlet kurmak isteyen PYD/YPG/PKK terör örgütünün bölücü faaliyetlerini arttırırken bu arada gelişmeleri kendi çıkarlarına göre dizayn etmek isteyen küresel güçlerin “vekalet savaşları” olayları içinden çıkılmaz hale dönüştürmüştür.

Maalesef bu süreç en fazla masum sivil halka zarar vermiştir. Suriye nüfusunun gerek etnik gerekse dini/mezhepsel yönden homojen olmamasınında etkisiyle; tarafların daha fazla alanı kontrol edebilmek adına etnik ve mezhepsel temizlik endeksli harekatları karşısında canını, namusunu ve çocuklarını kurtarabilmek amacıyla nüfusun yarısına yakını evlerini, yerlerini terk etmek zorunda kalmış ve resmi rakamlara göre 3,6 milyondan fazlası Türkiye’ye sığınmıştır.

Suriye’de yaşananlardan en fazla etkilenen Türkiye, imparatorluk geleneğinden gelmiş olmasının da etkisiyle yanı başında cereyan eden olaylara duyarsız kalamamış ve “Açık Kapı Politikası” ile Suriyelileri topraklarına kabul etmiştir. Türkiye, sınırına dayanan Suriyelileri uluslararası kamuoyuna “sığınmacı” veya “mülteci” statüsü ile değil, “misafir” konumunda “Geçici Koruma Saikiyle” kabul ettiğini duyurmuştur[1]. 2019 yılına gelindiğinde Suriye’de olayların hala sona ermemesi ve çatışmaların Hatay’ın doğusunda İdlib bölgesinde şiddetlenmesi üzerine sayılarının 4 milyonu bulacağı değerlendirilen yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalan Türkiye; Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta olmak üzere uluslararası kamuoyuna, daha fazla sığınmacı kabul edemeyeceğini ve “uluslararası çözüm mekanizmalarının devreye girerek sorunun çözülememesi halinde Türkiye’den gitmek isteyenlere kapıları açacağını” ilan etmiştir. Çünkü Türkiye, sadece Suriyelilere değil Afganistan, Pakistan, Irak ve Afrika ülkeleri başta olmak üzere yasadışı yollarla gelen ve sayıları yaklaşık 6 milyonu bulan sığınmacılar nedeniyle oldukça yüklü mali ve sosyal yükümlülükler üstlenmiştir.

Göçmenlerin Avrupa ülkelerine gönderilmemesi için 15 Kasım 2015 ve 29 Kasım 2015 zirvelerinde AB ile bir araya gelen Türkiye, görüşülen ve kabul edilerek 18 Mart 2016’da yürürlüğe giren “Göçmen Geri Kabul Anlaşması” hükümlerine göre AB’nin yükümlülüklerini yerine getirmediğini beyan ederek sınır kapılarını açabileceğini duyurmuştu.

Türkiye, 27 Şubat 2020 günü İdlib’de konuşlu Türk askerlerine karşı Rusya ve İran destekli Suriye rejim kuvvetleri tarafından yapılan saldırılarda ilk anda 33 şehit ve 30’dan fazla yaralı haberleriyle büyük sarsıntı yaşamış ve hemen ardından Ankara’da bir güvenlik zirvesi yapmıştır. Zirvede; sığınmacıların kara ve deniz yoluyla Avrupa’ya geçişlerini durdurmama kararı almıştır. Türkiye’nin bu yönde karar almasında bu olayın kırılma noktası olduğu muhakkaktır.

Türkiye’nin Avrupa yönünde sınırları açmasının ardından çok sayıda göçmenin Yunanistan sınırına yığılması üzerine toplanan Almanya meclisinde İdlib ve göçmenler sorunu ele alınarak Türkiye’ye 2015 tarihli mülteci mutabakatına uyma çağrısında bulunulmuştur. Türkiye’nin AB tarafından mali olarak daha fazla desteklenmesi gerektiğini belirten Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, ayrıca dünyada en çok sığınmacı kabul eden ülkenin Türkiye olduğuna dikkat çekerek “Adil bir yük dağılımı bizim de çıkarımıza olur” derken, Almanya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Niels Annen ise “… Ankara’nın AB’ye verdiği taahhütlere uyması gerekiyor. Türkiye’nin sığınmacılar nedeniyle içinde bulunduğu zor durumu anlayışla karşılıyoruz ancak şantaja da boyun eğmeyeceğiz” diyerek[2] Türkiye’yi göçmenler üzerinden AB’ye karşı şantaj yapmakla suçlaması dikkat çekmiştir. Oturumun devamında Türkiye’yi Suriye’de ‘‘uluslararası hukuka aykırı bir şekilde çatışmalara katılmakla ve Beşar Esad rejimine karşı cihatçıları desteklemekle” suçlayan bazı parlamenterlerin Alman hükümetine “Türkiye’ye yardım etmeme çağrısında” bulunanların olduğu görülmüştür.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drianda “Göçmen Geri Kabul Anlaşması” hükümlerini yerine getirmemekle itham ettiği Türkiye’nin Avrupa’ya şantaj yaptığını ve bu şantajın kabul edilemeyeceğini beyanla, Afgan, Suriyeli, Iraklı göçmenler ile Suriyelilerin Türk yetkililer tarafından Yunanistan sınırına itildiğini iddia etmiştir. Bu gelişmeler karşısında Fransa’nın Yunan hükümetine destek verdiğini belirten Le Drian, “Yunan sınırında yaşananlar bütün Schengen bölgesini ilgilendiren gelişmelerdir. Biz Türkiye ile dayanışma duygularımızı açıkladık ama dayanışma tek taraflı olamaz. Türk yetkililerin bu konuyu manipüle etmesi kabul edilemez” diyerek[3] Türkiye’yi suçladığı görülmektedir.

Bir açıklama da Hollanda Meclisinden gelmiştir. Türkiye’den Yunan sınırına yönelen mülteci akınını görüşen Hollanda Meclisi, yaptığı oturumda, iktidar ve muhalefete bağlı çok sayıda milletvekili, Yunanistan sınırındaki mülteciler konusunda suçu Türkiye’ye yüklemişlerdir. Yaşanan mülteci krizini AB için bir skandal olarak değerlendiren parlamenterler, bir taraftan da Avrupalı liderleri, “devekuşu politikası izlemekle” ve Türkiye’ye yeterince mali destekte bulunmamakla suçlayarak[4] esasında olayın başlangıcı itibariyle zımnen AB ülkelerinin suçluluğunu da itiraf ettikleri ortaya çıkmıştır.

Türkiye’yi göçmenler üzerinde şantajla suçlamaları bu ülkelerle sınırlı kalmasa da Türkiye’nin, kararlığını sürdürmeye devam ettiği görülmektedir. Zira Hırvatistan’ın ev sahipliğinde 06 Mart 2020 günü olağanüstü toplanan AB Dışişleri Bakanları (Dış İlişkiler Konseyi) tarafından “Suriye’deki son gelişmeler, Türkiye-Yunanistan sınırındaki sığınmacı hareketliliği ve AB’nin Türkiye ve Rusya ilişkileri”nin ele alındığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Toplantının ardından 28-29 Haziran 2020 tarihinde Brüksel’de Suriye için uluslararası bir konferans düzenlenmesinin kararlaştırıldığını duyuran AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, “İdlib’de ve Türk-Yunan sınırındaki insani durum, acil harekete geçmek gerektiğini gösteriyor. Ama önce insanlara sınırların açık olduğu söylenerek yasadışı yollardan girmeye itilmelerine son verilmeli” şeklinde bir açıklama yapmıştır.

AB Dışişleri Bakanları bildirisi hakkında Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı bir açıklama ile “Avrupa Birliği’nin göç ve güvenlik konularında ülkemizin karşı karşıya olduğu olağanüstü yükü ve harcadığı çabaları hala kavrayamadığını açıkça ortaya koymaktadır” denilerek AB’ye “Türkiye’ye çağrı yapmak yerine önce verdiği sözleri tutması” tavsiyesinde bulunulması, Türkiye’nin göçmenlerin Avrupa istikametinde çıkışlarının engellenmeyeceği hususunda kararlılık vurgusu yapılması önemlidir.

Türkiye’nin yeni göçmen politikası ile AB ülkelerinin tehlikenin boyutunu ve önemini kavramaları üzerine ardı ardına toplantılar ve beyanatlar yayınladıkları sıralarda Türkiye-Yunanistan sınırında binlerce sığınmacının birçok noktadan Yunanistan’a geçmeye çalıştığı, ne pahasına olursa olsun geçişlere engel olmaya çalışan Yunan asker ve polislerinin gaz bombaları ve hatta silah kullandığı görülmektedir. Bu mücadeleler esnasında can kayıplarının yaşandığı, yaralanmaların olduğu gibi insanlık dışı dramatik olaylar ise devam etmektedir.

Yunanistan’ın Ege adaları ile anakarasına ulaşmayı başaran binlerce sığınmacı olsa da Yunan muhafız güçleri tarafından son bir hafta içerisinde 35 bin mültecinin önlendiğini ve “Türkiye’nin mültecileri sınırı geçmeye resmen teşvik ettiği her gün daha fazla anlaşılıyor” diyerek Türkiye’yi suçlayan Yunanistan Hükümet Sözcüsü Stelyo Petsas; ‘‘Her şeye rağmen sınırı aşmayı başaran, çoğu Afgan ve Pakistan kökenli 244 mültecinin gözaltına alındığını” duyurmuştur[5].

İnsan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğünü temel ilkeler olarak kabul eden AB, Yunanistan’ın Türkiye sınırındaki sığınmacıları kabul etmeyerek kapıları kapatması, uluslararası hukuka ve AB yasalarına ne kadar uyduğu[6] hususu son günlerde şiddetle tartışılıyor olsa da Yunan güvenlik kuvvetlerinin insanlık dışı kötü muameleleri Batı tarafından görmezden gelindiği ve Yunanistan’a destek açıklamalarının da ard arda geldiği görülmektedir.

AB üyesi devlet başkanları ile AB yetkililerinin yaptıkları açıklamaların odak noktasında “Yunanistan’a destek verilmesi gerektiği” ve “her türlü desteğin de verileceği” cümleleri yer almaktadır. Bu minvalde Yunanistan’a giden ve Türkiye-Yunanistan sınırlarında ziyaretlerde bulunan AB Komisyonu Başkanı Ursulavon der Leyen’in “Bu sınır sadece bir Yunan sınırı değil, burası aynı zamanda Avrupa sınırı” diyerek Avrupa’ya kalkan olan Yunanistan’a teşekkür etmesi ve ardından Türkiye’yi kastederek “Avrupa’nın dayanışmasını sınamak isteyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar. Dayanışmamız üstün gelecektir” sözleri uluslararası kamuoyu ve Türkiye tarafından dikkatle takip edilmiştir.

Türkiye’nin Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacıları durdurmayacağını açıklamasının ardından binlerce göçmenin Yunanistan sınırında toplanması olayın vahametini kavrayan AB yetkilileri tarafından başlatılan yoğun bir diplomasi trafiği halen devam etmektedir.

Bu arada Yunanistan ile Almanya başta olmak üzere Batı’ya hatırlatılması gereken bir hususa değinmek faydalı olacaktır. Nazi Almanya’sının İkinci Dünya Savaşı sürecinde Yunanistan’ı işgal ettiği dönemde, ülkeden kaçanlar Suriye, Filistin ve Mısır gibi ülkelere sığınmıştı.Türkiye üzerinden Suriye’ye geçenler için Halep/Neyrap’ta bir mülteci kampı kurulmasının ardından misafir edilen Yunanlıların her türlü ihtiyaçları karşılanmıştı. Bu dönemde savaşın etkisiyle kıtlık ve yokluklar içerisinde olan Türkiye’den de Yunanistan’a TIR’lar dolusu insani yardım malzemesi gönderilmişti[7]. Ağırlıklı olarak Sakız, Girit ve Midilli adalarından olmak üzere Yunanistan’ın birçok bölgesinden kaçan Yunanlı mülteciler savaştan sonra geri dönmüşlerdir.

***

Astana ve Soçi Mutabakatları kapsamında İdlib bölgesinde bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) karşı saldırıların devam etmesi üzerine Suriye rejimine, Şubat 2020 sonuna kadar “İdlib gerginliği azaltma bölgesi dışına çekilmesini, aksi halde gereğinin yapılacağını” ilan eden Türkiye, rejim kuvvetlerinin çekilmemesi üzerine söylediği gibi tam vaktinde 01 Mart 2020 saat: 00:00’dan itibaren “Bahar Pınarı” adı verilen askeri harekatı başlatması, dikkatlerini bölgeye yönelten dünya kamuoyunu tedirgin etmiştir. Zira Rusya ve İran’ın rejim ile birlikte Türk askerlerine karşı bir askerî harekât ile cevap vermesi halinde Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun ve bölgede çıkarları olan başka küresel devletlerin nasıl bir tutum takınacakları merakla beklenmiştir. Ancak korkulan olmamış Rusya ve İran sessiz kalmayı tercih etmiştir.

Türkiye’nin yerli ve milli İnsansız/Silahlı Hava Araçları (İHA ve SİHA) ile birlikte kara ve hava kuvvetlerinin muazzam başarılı harekâtını dikkatle takip eden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in nihayet Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 05 Mart 2020 günü Moskova’da görüşecekleri duyurulmuştur.

Suriye olaylarına bağlı olarak Türkiye ile Rusya arasında yaşanan “Uçak Krizi”nden itibaren Erdoğan ile Putin 05 Mart 2020’ye kadar 26’sı yüz yüze, 48’i telefon ile olmak üzere toplam 74 defa görüşmüşlerdir. Bu görüşmeler sonucunda Türkiye-Rusya arasında stratejik nitelikli ortak yapım ve çözümler gerçekleştiği görülmektedir[8].

05 Mart 2020 günü iki liderin ikili görüşmesinin ardından gerçekleşen Heyetler Arası Görüşme sonrasında yapılan ortak açıklama ile aynı gün saat: 24:00 itibariyle ateşkes mutabakatı sağlandığının duyurulması uluslararası kamuoyunu rahatlatmıştır. Zira bir süredir komplo teorisyenleri tarafından Üçüncü Dünya Savaşı’nı tetikleyebilecek gelişmeler yaşandığı yazılıp-çizilmekteydi.

Korkulan olmasa da bu sürecin ne kadar kalıcı olacağı merakla beklenirken, uzun ömürlü olamayacağını değerlendiren strateji uzmanları olduğu bir gerçektir. Daha başından zorlu geçeceği belli olan Moskova Zirvesi’nin ardından yapılan açıklamalar incelendiğinde bazı konularda muğlaklıklar devam ediyor olsa da ilk etapta; (1) Astana ve Soçi Mutabakatları ile belirlenen İdlib temas hattı boyunca askeri faaliyetler durdurulmuş, Türkiye sınırına yönelik saldırı olasılığı bertaraf edilmiştir. (2) M4 karayolunun 6 km güney ve 6 km kuzeyinde güvenli koridor oluşturularak, sahadaki TSK unsurlarının güvenliği yüksek teminat altına alınmıştır. (3) Türk-Rus ortak devriyesi yapılacak olmasından hareketle, İdlib’de zor da olsa istikrar umudu doğmuştur. (4) İki ülkenin ortak hareketiyle sivil kayıplarının önüne geçilebilme iradesi ortaya konulmuştur. Ancak gerek rejim unsurları gerekse Türkiye’yi rejimle ve Rusya ile karşı karşıya getirmek isteyen taraflarca ateşkes ihlalleri yapıldığı/yapılacağı muhakkaktır.

Sonuç olarak;

Göçmen krizi ile birlikte AB’nin iki yüzlülüğü bir kez daha ortaya çıkmış, Batı medeniyeti(!) kendisinin uygulamadığı “Göçmen Geri Kabul Anlaşması” hükümleri nedeniyle bile Türkiye’yi suçlamaya kalkışmıştır. Ancak Türkiye’nin yıllardır sığınmacı ve mültecilere olağanın üstünde yardımlarını tarih kaydetmiştir.

Türkiye’nin göçmen krizi ve Suriye/İdlib sorunlarının çözümü karşısında kararlı duruşu ve “çözüme kavuşturulmayan sorunlara” karşı verdiği beyanatları kararlılıkla uygulamaya koymasını; AB, Rusya, İran, ABD ve Suriye Rejimi başta olmak üzere uluslararası kamuoyu sahada fiilen görmüştür. Dolayısı ile Türkiye’nin kilit devlet olduğu, Suriye/İdlib sorunu ile birlikte Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya ve bölgede cereyan eden/edebilecek sorunların çözümünde es geçilemeyeceği teyit edilmiştir.

Moskova görüşmesinin hemen öncesinde Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, yapılan özel bir mülakatta “Suriye’nin hiçbir zaman Türkiye’ye yönelik düşmanca bir tavır tutunmadığını savunmuş” ve Türkiye ile ortak kültürel ve akrabalık bağlarını göstererek, ciddi anlaşmazlıkların olmasını mantıksızlık olarak niteleyerek, yapıcı açıklamaları dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Çünkü Rusya’nın desteği olmadan askeri ve siyasi olarak Türkiye ile baş edemeyeceğini sahada görmüştür. En önemlisi de iktidarının Rusya’ya bağlı olduğu Putin tarafından Esad’a hissettirilmiştir.

Görüşme öncesinde ABD’nin nasıl bir tutum sergileyeceği merak edilirken ABD’li yetkililerden Türkiye’nin yanındayız mesajları gelmiştir. Rahip Brunson, F-35, S-400 ve ABD’nin bir takım Ortadoğu politikaları nedeniyle gergin olan Türkiye-ABD ilişkilerinin normalleşmesini sağlayacak türden gelen destek açıklamaları Türkiye’nin gözden çıkartılamayacağını göstermesi açısından önemlidir.

Türkiye’nin, ne derece stratejik bir devlet olduğu Rusya açısından da bir kez daha anlaşılmış olsa da İdlib sürecinin henüz tamamlanmamış olması, Rusya’nın Suriye rejiminden vaz geçememesi ikili ilişikler açısından hala risk oluşturmaya devam etmektedir. Zira iki ülke de İdlib, Suriye, Libya’nın geleceği hususunda zıtlıklar içerisindedir. İki ülke karar alıcı mekanizmalarının bu hususlara hazırlıklı olmaları gerekmektedir.

İdlib bölgesinde hala yerlerinden edilmiş 4 milyona yakın Suriyelinin sıkışmış durumda olması, barınma başta olmak üzere temel ihtiyaç sorunlarının nasıl çözüleceğinin netlik kazanmaması, Türkiye ve Avrupa’yı hala yeni göçmen dalgası ile karşı karşıya bırakmaktadır.Dolayısı ile genelde Suriye, özelde İdlib sorunu yalnızca Türkiye’nin değil, esasında Avrupa’nın da sorunu olduğu AB tarafından görülmüştür. AB “Göçmen Geri Kabul Anlaşması” hükümleri dahilinde Türkiye’ye “Vize muafiyeti, Gümrük Birliği kapsamının genişletilmesi, yeni müzakere fasıllarının açılması” sürecini savsaklamasının nelere sebep olacağını da görmüştür. Türkiye’nin yeni göçmen politikası ile Soğuk Savaş sonrası stratejik öneminin azaldığını düşünenlere Türkiye’nin jeostratejik ve jeopolitik konumu hatırlatılmıştır.

Son söz; yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye yeni dünyanın süper ligi için mücadele veren devletlere “ben de varım” diyor.

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

[1] İsmail CİNGÖZ; “Yeni Savaş Silahı: Mülteciler”, Ticari Hayat Gazetesi, 07.08.2019.

[2]DeutscheWelle Türkçe; “Alman Hükümetinden Türkiye’ye Mülteci Mutabakatına Uyma Çağrısı”, 05.03.2020.

[3]Arzu ÇAKIR; “Fransa’dan Türkiye’ye ‘Şantaj’ Uyarısı”, VOA, 03. 03. 2020, https://www.amerikaninsesi.com/

[4]Yusuf ÖZKAN; Mülteci Krizi: Hollanda Hükümeti ‘Daha Fazla Sığınmacı’ Karşılığında Türkiye’ye Para Musluklarının Açılmasını İstiyor”, BBC, 04.03.2020.

[5]Stelyo BERBERAKİS; “Yunanistan’dan Soylu’ya Yanıt: Sınırlar Ne Pahasına Olursa Olsun Korunacak”, BBC, 05.03.2020.

[6]DeutscheWelle Türkçe; “Yunanistan AB Hukukuna Uygun Mu Davranıyor?”, 06.03.2020.

[7] Musa KESLER; “Suriye, Yunan Mültecilere Kucak Açmıştı”, Hürriyet, 04.03.2020.

[8] Mehmet BARLAS; “Uçak Krizinden Beri Erdoğan ile Putin 74 Defa Görüşmüş...”, Sabah, 06.03.2020.



Bu yazı 103 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI