Bugun...
Haklarımızın Tanınmasına İhtiyaç Var!


Firdevsi BÜYÜKATEŞ
bilgi@bulturk.net
 
 

Firdevs BÜYÜKATEŞ
Tarih: 12 Haziran 2020

İnsanlar ihtiyaç duymadıkları hiçbir şeyi yapmazlar. Bu gerçek esas alınarak, son dönemde Bulgar kamuoyunda tartışmaya açılan bir konu dikkat çekti.

“TV Avrupa”  12 Haziran 2020 sabahı, “Bulgaristan’da gelişme yolu açacak ne olabilir?” korusunu tartıştı. Sonuç olarak öne çıkan, “biz, Türkler ve Makedonlarla anlaşmadan ileri adım atamayız” fikri oldu.

Bulgarların Osmanlı döneminde, “soykırım”, “kölelik” ya da “esaret” yaşamadığı görüşü de yeniden vurgulandı. Bulgar milletinin sağlıklı gelişmesine ilgi gösterildiği dile getirilirken, örnek olarak da Osmanlı devrinde çocuklarına aşı yaptıran Bulgar annelere sağlık makamları tarafından birer gümüş akçe verildiği hatırlatıldı.

***

1956 yılından sonra yukarıdaki cümleleri telaffuz edenlerin Bulgaristan’da sözün tam anlamıyla “dili kesilir”, kalemi kırılır, en iyi koşulda sürgün edilirler, soluğunu “Belene” ölüm kampında işkence masasının üzerinde alır ya da manipüle edilmeye olgunlaşması için hapishanelerden birine atılırlardı.

Totaliter komünizm yıllarında Bulgaristan’da ifade özgürlüğü ve basın hürriyeti olmadığı gibi, anadilde konuşma yasağı da yürürlükteydi, bugün de seçim miting ve toplantılarında Türkçe konuşmak, Türk dilinde demeç vermek ya da tartışmak yasaktır.

 Dünyada insan haklarının çiğnendiği ülkeler sıralamasında en gerilerde yer alıyorduk ve halen değişen bir şey yok.

1956-1989 yılları arasında biz Bulgaristan’da çok sıkı bir rejimde yaşadık. Hak arama, adalet için direnme, Türklük ya da Türkiye lehinde fikir beyan etme gibi haklarımız yoktu. Tek hakkımız komünist partisini, sosyalist devleti ve Bulgar halkının meziyetlerini övmekten ibaretti.

Şiirde düşünce olmadığı için şiir yazmamıza müsaade ediliyordu. Yazı sanatımızın, hitabet ustalığımızın, öyküleme becerimizin gelişmesine izin verilmezken, sert tedbirler alınıyor ve cezalar kesiliyordu. Türk öğretmenlerin Türk öğrencilerle ders arasında anadilinde konuşması yasaktı. Türkçe tartışmaların yasaklanması, gramer dersinin kaldırılması, yalnız lüzumsuz ve beyin kapayan metinlerin ezberletilmesi amaçlı yapılıyordu. 

Aslında sosyal yaşamımızda övülecek bir şey yoktu, azınlık olarak zulüm rejiminde yaşıyorduk, içime büzülmüş, zora düşmeden açılmıyor, konuşmuyorduk. … Özgürleşme gereğimiz kabuğuna sığmasa da, sürekli hayat hakkı istese de serpilip açamadı. Filizlerimiz sürekli budandı.

Fakat şair Cemil Mehmet’in kaleminden fırladığı gibi bazen parlıyordu gönüller:

“Sen Sonbaharda doğan bir bahar güneşisin
Hızının önünde duramadı siyah bulutlar
Ölüm ateşlerinden çıkıp canlı gelişin
Zalimliği yendi, şahlandı bütün umutlar!”

Olayın olumlu kısa bir geçmişi de vardı

Bulgaristan Türkleri, 1919 Neuilly (Paris) Antlaşması imzalandıktan sonra Çiftçi Partisi hükümeti yıllarında ve 1952’de hükümet kararıyla kültürel otonomi haklarını elde edebilmişti.

1950’li yıllarda, kimliklerimizde Türk ismi, Türk baba adı ve Türk soyadı, dini İslam, Milleti Türk yazıyordu. Okullarımız açıldı. Türkçemiz kanatlandı. Öğretmenlerimiz Türk’tü. Konuşma ve yazı dilimiz Türkçeydi. Türkçemizle yatıp kalkıyorduk. Toplumsallaşmamız Türkçe söyleşiyle zenginleşerek gelişiyordu. Üretim araçlarının özel elden çıkıp kolektif ve devlet mülkiyetinde birleşmesi, üretim ilişkilerimizin ana dilimizle gelişmesine engel taratılmamıştı. Tütün üretiminde, sebze ve meyvecilikte, hububat üretiminde hasatta harmanda, hayvancılıkta dilimiz Türkçeydi. Çzenci sanatımız hız almış gelişiyor, dere tepede Türkçe şarkılar yankılanıyordu. Bulgaristan Türk topluluğunun iş azmi kat kat artmıştı.

Bu gelişme birinci dönemde, 1929 Birinci Milli Türk Kongresi toplandı. Delegelerden çoğu öğretmendi. 1934 askeri darbesinden sonra Türk aydın kıyımı yaşandı. Kadrolarımızı kaybettik, aydınlanma ruhumuz ölümcül yaralar aldı. İkinci aşama da, 1958/59’da Bulgar ve Türk okullarının birleştirilmesiyle karanlık tünele girdi ve kurbanlar aldı.

Makedonlar bizim kaderimizi paylaştılar.

1912’den sonra Struma (Kara Su) ve Pirin Dağı yöresi Makedonları Bulgar Krallığına katıldı. İkinci Dünya Savaşından sonra kendilerinde milleti: “Makedon” yazdı. Makedon ismiyle Bulgar kimliği verilmiş, okullarda Makedon dilinde eğitim öğretim, Makedon dilinde gazete ve radyo yayınları başlamıştı.  Daha sonraki yıllarda Bulgaristan vatandaşlarının hepsinin adları Bulgar isimleriyle değiştirilmiş, dinleri yasaklanmış ya da Hıristiyanlaştırılmaya, tarihleri defterden kitaptan silinip yakılarak unutturulmaya çalışılmış, adet, gelenek, töre ve yaşam tarzları ile halk kültürleri bütünüyle yasaklanmıştı.

Totaliter zulme karşı başlıca azınlıklar direndi.

1989’da kadar Bulgar totalitarizminin devrilmesi için verilen ağır mücadele öncelikle azınlıkların direnişidir. Yukarıda sıraladığım yasakların kaldırılması hedef alındı. Örgütlü mücadele edersek düşmanı yeneriz inancı yerleşti. Gizlilik kurallarını öğrendik. Bilinen Ahmet Doğan olayı istisna, düşman aramıza sızamadı. Saldırgan ırkçılık simgeleriyle her gün mücadele ettik. Ölüm listelerine girmeyi göze aldık. İnsan hak ve özgürlükleri ile birlikte azınlık kimliklerinin, Türk kimliğinin ve haklarımızın tanınması, adil, demokratik bir düzende yaşama kavgamız alevlendi.

En karanlık günlerde şu satırlar doğdu:

Ben ışık olacağım
Avucumun içinde zaman ve mekân.”
Emel Balıkçı

***

1991 Anayasası’nda kimliğimizin yasallaşacağını bekleyen Bulgaristan Türkleri tuzağa getirildi. Milletvekillerimizin Anayasa’yı imzalamaması hiçbir şey değiştirmedi. Totaliter baskı uygulamasının kılıf değiştirerek yeni daha ılımlı bir biçimde sürdürülmesi düşünülmüştü ve öyle de oldu. İlk darbe yine anadilimize, okullarımıza, kültürümüze geldi. İnsanı hayvandan ayıranın dili ve aklı olduğunu biliyorlardı. Anadilini bilmeyen bazı ruhsuzları yanlarına çekmişler ve kullanıyorlardı. Bulgar kandilinden aydınlık alamayacağımızı biliyorlar ve bizi kör cahil bırakmayı, evlerimizi ve mülklerimizi alarak bizi sınır dışı etmeyi kafalarına koydukları ortaya çıkmıştı. Türk katillerinin ceza almayacağı konusunda aralarında yeminliydiler. Yeni haydutluk zamanlarıydı.

***

Türk dili öğretimi gönüllü ders haline getirilerek engellenmeye başlandı. İlk saldırılar, ders kitapları, çocuk kitapları, masal, efsane ve şiir kitapları basımının engellenmesiyle başladı. Kasetler kırılmış, CD’let toplanmış ana Müzik kaynağımız TRT-Müzik kalmıştı. Bunu yapanlar ve bu saldırının ruhlarını beş paraya satın aldıkları Türklere yaptıranlar, kendi aralarında Türkçe konuşmayan Türklerin birbirinden kopacağını, yazı dili kültürünün kazınmasıyla Türkçe düşünme kuralları ile değimlerin de yok edilebileceğine inanıyorlardı. 4 yıl gönüllü Türkçe dersi görmüş öğrencilerimiz Türkçe sayamıyor, rakamları tanımıyor, toplama ve çıkarma, çarpma ve bölmeyi öğrenmeden karne alıyorlardı. Bir gün Üsküp’e gittim ve Türkçe konuşan çocukları görünce gözyaşlarımı tutamadım. Kendime “Vatan nereden başlıyor?” “Türk kimliği neyle başlıyor?” gibi sorular sordum. Daha önce “Biz eriyoruz Firdevs abla!” diye yakınanları avutan bendim, bu defa “neden yaşan söylüyorsun?” sözleriyle kendime sitem ettim. Çok acı bir gerçek.

Bizi yok etmek isteyenler sanki bizden akıllıydı.

İş sonunda yine Türk analarına dayanıyordu. Anadili öğretmen annelerin, ninelerin işiydi. Dünyaca bilinen Rus yazar Tolstoy da okula gitmemiş, konuşmayı anasından, yazmayı, okumayı, düşünmeyi bakıcısından öğrenmişti. Büyük üstadımız Namık Kemal da okul kapısı aşındırmamış, halk bilgeliğini Sofya’da babasının dostları hocalardan öğrenmiş ve ufuk perdesini açan ilk aydınımız olmuştu.

Ne var ki Bulgaristan Türk aileleri arasına nifak sokmak, aile dostluklarının parçalanmasına da devlet tarafından büyük gayret gösterilirken, 10-20 yılda bir yineleyen göçler yanan kandillerimizi hep söndürmüştür. Şu Türkiye’den dönüp gelenler de kutu kutu lokum getirme yerine, cilt cilt hediyelik kitap taşımayı adet edemediler. Sanki dedelerimizin yattığı topraklar Bulgar’ındı? Zaman zaman okunan Fatihaların daha aydın zihinler tarafından okunmasının ve mezar üzerindeki çiçeklere dökülen suyun genç nasırlı-hünerli eller tarafından taşınmasının daha makbul olduğunu anlatan veya anlatacak birileri yoktu. Akıl hocası olarak Türkiye’den gönderilenler de sanki ağzı bal-mumyala kapanmış, konuşup paylaşmamaya yeminli, çok tuhaf edep sahibi kişilerdi. Maaşlarını kaybetmekten korkuyorlardı.

***

Daha önceleri de olduğu gibi bizi eritip buharlaştırmak isteyen devletle ve aldıkları maaşlarla kavrularak erimekten zevk alanlarla mücadelede kendilerine gerekeni anlatma vazifesi yine bize düştü. Biz halk bilgeliğinin taşıyıcısı yerli aydınlardık. Bulgaristan Türklüğü kimliğinin su gibi görüyorduk. Sağ doruklarından ovalara akarken kendini taşlara vura vuran suyun kendimiz olduğu bilinci oluşturmak zordu. Çok zordu! Kimse çile çekmek, derin göllerin karanlık burgacında dönmek,  hatta potansiyel enerji kaynağı olarak kullanılırken kinetik enerjiye dönüşürken kimliğinden ödün vermeden yola devam etmeyi örnekleme vazifesi bizimdi.  Şerefle yerine getirdik. Yıllar, o kadar çok çileden sonra kimliğimizi kaybetmediğimizi kanıtladı. Daha kaç defa kanıtlayacak bir bilseniz…

12 Haziran sabahı “TV Avrupa” ekranından akan “biz, Türkler ve Makedonlarla anlaşmadan ileri adım atamayız” sözleri ocak başında kahvaltı hazırlarken nefesimi kesti. “Dünya değişiyor ve kalın kafalıların aklı mı başına geliyor?” dedim kendi kendime. Biz dayanamamış olsaydık! Olmayacaktı bu! “Bulgaristan Türkleri İslamlaştırılmış Bulgar’dır” tükürüğünü yalayacakları günler kapı çalıyor...

Büyük bir azınlık, güzel bir halk veya dev bir kimlikle yaşamak için uzaya çıkmak gerekmiyormuş. Ödün vermeden yerinde durmak ve dayanmak, dayanmak ve dayanmak da bazen yeterli olabiliyormuş! Benim kuşağım dayandı! Hepinizi kutluyorum!

Okuyanlara teşekkürler.

Paylaşanlara özel selamlar.



Bu yazı 55 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI