Bugun...


Kuvayımilliye

Kuvayımilliye

Süleyman SEYDİ

Kuvayımilliye kelime olarak “milli kuvvetler” anlamına gelmektedir. Ancak kavram olarak ele alındığında 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalini müteakip bir tür gerilla savaşı ile Anadolu’yu işgal eden güçlere karşı mücadele veren, görünürde siyasi ve askeri bir merkezi otoriteye bağlı olmayan silahlı grupları ifade eder.

         

        Farklı yaklaşım ve tanımlar Kuvayımilliye’yi farklı şekilde anlamlandırırlar. Enver Behnan Şapolyo Kuvayımilliye’yi “imanlı bir mefkûrenin galeyanlı anlarıdır” diye tanımlar.

         

         

              Yavuz Abadan’a göre ise Kuvayımilliye, Milli Mücadele’nin İkinci İnönü Savaşı’na kadarki seyrine egemen olan kuvvetlere verilen addır.[1] Sabahattin Selek ise Kuvayımilliye’yi, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak kuruluşlarını, Heyeti Milliyeleri, Kongreleri, Büyük Millet Meclisini, kamu kuruluşlarını ve düzenli orduyu da içine alan tüm Kurtuluş Savaşını kapsayan sivil ve askeri hareket olarak ele alır.[2] Bu tanım Yavuz Ercan’ın “Kuvayımilliye Kurtuluş Savaşı’nın bütününü ifade eder”[3] tanımlamasıyla da örtüşür. Mustafa Albayrak daha teferruatlı tanım verir: “Mondros Ateşkesi’nin sonrasında İstanbul’daki merkezi Hükûmetin gücünü yitirmesi, Anadolu’nun idari, mali, sosyal sorunlarına ve işgalcilerin yarattıkları olumsuzluklara bir çözüm getirememesi sonucu yaşanan felaketlerin karşısında, Anadolu insanının aralarında güç birliği etmesi ile oluşan ve ilk kurşunla başlayıp, 23 Nisan 1920’de hukuksal bir nitelik kazanarak devam eden, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran maddi ve manevi gücün adıdır”.[4]

         

        Şevket Süreyya Aydemir, Kuvayımilliye’yi iki ayrı yönden ele alır: Ona göre Kuvayımilliye, her şeyden önce bir teşkilat fikridir. Bu teşkilat fikri, çeşitli gelişmeler sonunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti şekline ulaşır. İkinci yön, bir Halk Hareketi’dir. Bu hareket, çeşitli saldırılar, can ve yurt tehlikeleri karşısında Halk’ın, kendi içinden beliren bir savunma çabasıdır. Bu çaba, yöresel veya bölgesel davranışlar, silahlanmalar, gruplaşmalar ve direnişler şeklinde, 1919 Haziranı ile 1920 sonları arasında, Milli Mücadele’nin anılarına karışır.[5]

         

        Toparlayacak olursak, Kuvayımilliye adı, önceleri İzmir ve çevresinde bulunan ve silahlı direnişe geçenleri ifade ederken, daha sonraları tüm ulusal hareketi kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Kuvayımilliye yabancı işgallere tepki gösteren, Misak-ı Milli ile sınırları belirtilen Türk yurdu üzerinde tam bağımsızlığı gölgeleyecek girişimlere karşı çıkan ve bu anlamda tam bağımsızlığı hedefleyen bir harekettir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini müteakiben Yunan saldırıları karşısında Ayvalık’tan Denizli’ye kadar uzanan çizgide bölgesel direniş birlikleri ortaya çıktı. Her biri çoğu zaman birbirinden kopuk şekilde kendi bölgesini savunmaya gayret gösterse de aynı amaca yönelik olmasından dolayı milli bir karakter arz eden bu direniş hareketine Kuvayımilliye denilir. Sivas Kongresi ile de tüm yurdun savunulması ortak paydasında buluşan bir anlama büründü.

         

           Tanımlardan da anlaşıldığı üzere Kuvayımilliye, Milli Mücadele içinde hem bir aşama/süreç; hem de bir yönüyle bütünüyle mücadeleyi kapsar. Kuvayımilliye hareketi Anadolu’da Milli Mücadele’ye zemin hazırlayan bir süreçtir; Milli Mücadele’nin temel yapıtaşıdır. Bu süreç olmadan Milli Mücadele hareketini organize etmek, toplumu harekete geçirmek neredeyse imkânsızdır. Her şeyden önce bu dönem Müderrisoğlu’nun ifadesiyle “Anadolu’nun devletsiz ve Hükûmetsiz olduğu bir devirdir”.[6] Bir yandan işgaller, diğer yandan İstanbul Hükûmeti’nin sessizliği dikkate alındığında, bu dönem Türk tarihinin en kırılgan safhalarından birini ifade eder. Bir başka açıdan Türk milletinin siyasi varlığının hiç olmadığı kadar tehdit altında olduğu bir tarih dilimini ifade eder. İşte böyle bir devirde bazı fedakâr subay ve yerel aydınların önderliğindeki halkın katılımıyla oluşan Kuvayımilliye, Milli Mücadele hareketinin organize olduğu 1920 sonlarına kadar işgale yakın bölgeleri yönetmiş ve işgale karşı koymaya çalışmış ve önemli başarılara imza atmıştır. Kuvayımilliye bu devirde düşmana mukavemet eden belki de tek kuvvetti. İşgale karşı Anadolu’da inisiyatifi ele alan Kuvayımilliye birliklerinin başarıları Milli Mücadele azminin ve ruhunun kuvvetlenmesinde ciddi katkısı oldu. Bundan dolayı Milli Mücadelede ‘öncü kadro’nun ve halkın göstermiş olduğu fedakârlık Kuvayımilliye ruhu olarak anlamlandırılır.

         

         

        Kuvayımilliye’nin Doğuşu

         

        Kuvayımilliye, I. Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nı müteakip İtilaf devletlerinin mütecaviz politikalarına bir tepki olarak gelişen bir süreçtir. Aslında Mondros, Türklerin cihanşümul imparatorluğunun tasfiye sürecinde imparatorluk mirasına sahiplenme ve sürdürme mücadelesinin kaybedip ulus-devlet yaratılabilecek bir coğrafyaya çekilmelerini ifade eder. Bunun bir anlamda çağın ruhuna uygun olarak kabul edilebilir yanları olsa da, Mütarekeden hemen sonra başlayan işgaller bunun çok ötesinde Türk varlığına yönelik saldırıları ifade etmesi Anadolu’daki direnişin doğuşuna ve Kuvayımilliye olgusunun yeşermesine sebep oldu.

         

        Osmanlı Devleti Almanya yanında savaşa katıldıktan sonra, başını İngiltere’nin çektiği İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını aralarında yaptıkları dört ayrı gizli anlaşmayla paylaşmıştı. Rusya’yı Boğazlar üzerinde hâkim konuma getiren bu anlaşmalar, İngiltere ve Fransa’ya da bugünkü Suriye, Filistin ve Irak topraklarını içeren coğrafyanın aralarında paylaşılmasını öngörürken, İtalya’ya da Antalya, Aydın, İzmir ve Konya’nın bir kısmı veriliyordu.

         

        Bu anlaşmalar, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Görüşmeleri’nin temelini oluşturdu. Konferansın önemli gündeminden biri bu gizli anlaşmalar çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin mirasının paylaşılması meselesiydi. Zaten Mondros Ateşkes Antlaşması ile de bahsi geçen gizli antlaşmalarla gerçekleştirilen paylaşıma uygun zemin yaratılmıştı. Ekim 1917 Bolşevik İhtilali ile savaştan çekilen Rusya’nın yer almadığı bu süreçte savaş sonrası oluşturulacak dünya düzeni hakkında karar vermek üzere galip devletler adına İngiltere, Fransa, İtalya, ABD ve Japonya’dan oluşan Beş Büyüklerin ikişer temsilci ile katıldıkları Onlar Meclisi adı verilen bir organ oluşturuldu. Osmanlı topraklarının paylaşılması ise, İngiltere, Fransa ve İtalyan başbakanları ile ABD başkanından oluşan Dörtler Meclisi adı verilen kurula bırakıldı. Kurul aslında daha önce yapılan gizli anlaşmaların uygulamaya konulması ile meşguldü. Bu kurulların çalışması esnasında, I. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın İtilaf Devletleri yanında savaşa katılması karşılığında Batı Anadolu’yu vaat ettikleri Yunanistan Başbakanı Venizelos etkin faaliyet gösterdi. Batı Anadolu’ya ek olarak Trakya, On İki Ada ve Kıbrıs’ı da isteyen Yunanlılardan endişelenen İtalya 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etti. İtalya’nın yayılmasından endişelenen İngiltere, menfaatlerine daha uygun olduğu için Yunanlıların İzmir ve havalisini işgal etmesini istiyordu. Bundan sonra İngiltere İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini sağlamak için gayret sarf etti. 10 Mayıs’ta da bunun nasıl gerçekleşeceğine karar verildi ve karar 15 Mayıs 1919’da uygulamaya konuldu.[7]

         

        Yunanlıların desteği ile Rumlar Mondros’tan sonra İzmir yöresinde silahlanmaya başladılar. Hatta belki de güçlerini test etmek için 12 Ocak 1919’da Urla’da başlattıkları isyan üç günde ancak bastırılabildi. Ya İyonya ya ölüm sloganlarıyla hareket eden Rumlar bölgenin Yunanistan’ın bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı. Ancak bu durum Osmanlı Hükûmeti’nce iyi değerlendirilemedi. Bu tecavüzlere karşı bölgede Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kurulmasına öncülük eden Vali Vekili ve Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın görevden alınması, yerine Türkler tarafından sevilmeyen ve Rum faaliyetlerinin maksadını anlayamayan Kambur İzzet Bey’in vali ve Nadir Paşanın da Kolordu Komutanı atanması işgali kolaylaştıracak adımlardı.[8] İşte, İzmir henüz işgal edilmeden, Rumların tecavüzlerine karşı direniş fikri bölgede filizlenmeye başlamıştı. Direniş duygusunu pekiştirmek için ilk adım Redd-i İlhak Cemiyeti’nden geldi. Fakat İzmir işgal edilince Cemiyet üyeleri İzmir’i terk etmek zorunda kaldı. Ancak önemli bir oluşuma öncülük ettiler.[9]

         

        İngilizler İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceğini 14 Mayıs’ta Osmanlı Hükûmeti’ne ve İzmir valisine bildirmesine rağmen Vali Kambur İzzet ve İzmir’deki 17. Kolordu Komutanı Nadir Paşa bunu halktan gizlemeye çalıştı. Önlem almaktan ziyade işgale seyirci kalan Vali, karşı koymak isteyen subayları ve halkı yatıştırma gayretlerine girişerek İzmir’in direnişle karşılaşmadan kolayca Yunanlılara teslim etmeye yardım ettiler.[10]  

         

        İzmir’in işgal edileceği her ne kadar halktan gizlenmeye çalışılsa da, 14 Mayıs akşamı her şey anlaşılmıştı. Durumu öğrenen halk Hükûmet Konağı etrafında toplanmaya başladı. Lise binasında ise ne yapılabileceğine dair halkın da katılımıyla bir toplantı gerçekleştirildi. Vali toplantının dağıtılması aksi halde İtilaf Devletlerinin binayı bombalayacağı ikazında bulunduysa da Yunanlıları İzmir’de görmeye tahammül edemeyen halk bu ikaza aldırmadı. Vali İtilaf Devletlerini gücendirecek herhangi bir hareketten kaçınılmasını istiyordu. Ancak halk, memur ve subaylardan oluşan grup valinin emri dışına çıkarak işgale karşı organize olmaya başladılar. Onlar İzmir’in işgaline mani olamayacaklarının farkındaydılar. Ancak Reddi İlhak Heyeti imzalı beyanname yayımlayarak işgale karşı halkı uyandırmak adına harekete giriştiler. Bu bildiride halktan Yahudi Maşatlığı’nda toplanarak miting yapmaları ve işgale karşı direniş oluşturmaları istendi. Nitekim halkın bir bölümü o gece, başlarında terhis edilmiş yedek subaylar olduğu halde polis dairesindeki silah deposuna hücum ettiler, kapıları kırarak silah ve cephaneleri aldılar. Hapishaneye yönelerek çeşitli bahanelerle tutuklanmış olan aydınları salıverdiler. Ancak İzmir’de bir şey yapılamayacağını anladıklarında Menemen, Ödemiş gibi iç bölgelere çekilmeye karar verildi. Böylelikle işgale karşı sessiz kalınamayacağı ve bir mukavemet potansiyelinin varlığı anlaşılmıştı.[11]

         

        Yunanlıların işgali ile İzmir’de güçlü bir direniş azmi doğmuştu. O sırada izinli olarak İzmir’de bulunan ve direnişi örgütleme noktasında önemli katkısı olduğu anlaşılan Albay Kazım (Özalp) Bey birkaç genç subayla görüşürken “mukavemet edilmelidir, silahı olan silahını alsın, asker, jandarma ne varsa tepelere çıkıp muharebe edelim. Ben de beraber bulunurum” diye söyler. Tarihçi Gotthard Jaeschke “İstiklal Muharebesi bu davetten doğmuştur”[12] der.

         

        Aslında 25 Mart 1919’da Kambur İzzet’in, Vali Vekili ve Kolordu Komutanı olan Nureddin Paşa’nın yerine atanması işgali kolaylaştıran unsur oldu. Zira Nureddin Paşa’dan Rumlar çekinirdi ve işgale karşı kesin mukavemet ederdi.[13] Zaten bu değişiklik İzmir’in Yunalılar tarafından işgalini kolaylaştırmak isteyen İtilaf devletlerinin baskısıyla olmuştu.[14] Dolayısıyla ilerleyen safhalarda da benzer olaylarla karşılaşmamak ve diğer yerlerde de benzer hatayı işlememek için bölgeye cesur, fedakar ve inisiyatif almaktan çekinmeyen komutanlar göndermek gerekirdi. Bunun için, sadece İstanbul ve çevresini düşünen veya kurtuluşu, direnişle karşılık vermek yerine İtilaf Devletlerinden medet uman yaklaşıma sahip İstanbul Hükûmeti’nden bir hareket beklenmezdi. Ancak hükûmetin Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ve Genel Kurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa hükûmetle aynı görüşte değildi. Her ikisi de Batı Anadolu’da başlayan Kuvayımilliye hareketine önemli destek verdiler. Nitekim işgalin ertesi günü Cevat Paşa “Her kıt’a toplu silah başında ve disiplinli kalmalıdır” şeklinde emir verdi.[15] Şevket Paşa ise Batı Anadolu’daki işgale karşı gayret içerisine giren halk ile vatanperver subayları organize etmesi için Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas ve Irak cephelerinde savaşmış Albay Bekir Sami (Günsav) Bey’i 23 Mayıs 1919 tarihinde 56. Tümen komutanı ve 17. Kolordu komutan vekili olarak Batı Anadolu’ya gönderdi. Bandırma’daki 61. Tümen Komutanlığı’na da Albay Kazım (Özalp) Bey atandı. Aydın’da bulunan 57. tümenin başında zaten Kuvayımilliye’nin başkahramanlarından Albay Şefik vardı.[16]

         

        Mondros Ateşkes Anlaşması’na aykırı hareket eden Şevket ve Cevat paşaların Kuvayımilliye’nin güç kazanmasına katkıları önemlidir. Bu manada Cevat Paşa’nın Menemen’de Yunan birliklerinin Türk cephaneliğini teslim almaları üzerine bu gibi tehlikelere karşı malzeme, silah ve cephaneliğin güvenli yerlere nakledilmesi ve bir daha böyle olaylara izin verilmemesi emrini göndermesi Anadolu’da direnişin zemin tutması adına anlamlıdır. İşgal altındaki İstanbul’dan verilen bu emir, Hükûmetin aksi yöndeki tavrı da dikkate alındığında, cesur bir hareketti.[17] 

         

        Bunlara ilave olarak Yarbay Ali (Çetinkaya), Yüzbaşı Süleyman (Sururi), Yüzbaşı Tahir gibi subaylar ve Batı Anadolu bölgesi ile yakından ilgilenen 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Batı Anadolu’daki Kuvayımilliye hareketini organize etme noktasında önemli roller oynadılar. Bu subayların ayrıca bölgedeki her türlü gelişme hakkında Mustafa Kemal ile irtibatta olmaları da kısa zaman sonra Kuvayımilliye hareketinin tek elde toplanmasına katkı sağlamış olmaları da ayrıca belirtilmesi gereken önemli bir husustur.

         

        İşgalin ilk günlerindeki belirsizlik Yunan vahşetinin artmasıyla yerini çare arayışlarına terk etti. Yukarıda ismi geçen subayların önemli katkısının yanında sivil kanattan da destek artmaya başladı. “Hiçbir savunma vasıtası olmayan bir Müslüman, yerden üçtaş alarak düşmana atmaya mecburdur. Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum” diyen Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi başta olmak üzere birçok din adamı halkı mukavemete hazırladılar. Denizli mutasarrıfı Faik, Ödemiş Kaymakamı Bekir Sami, Muğla Mutasarrıfı Hilmi gibi sivil kanadın özverili gayretleri ile Kuvayımilliye’nin bölgede yeşermesine katkıda bulundular.[18] Yunan birliklerinin ilerleyişi karşısında zor şartlar altında da olsa Ödemiş cephesi, Ayvalık, Alaşehir, Bergama, Soma, Akhisar, Salihli Bozdağ, Aydın’da ilk Kuvayımilliye cepheleri oluşturuldu.

         

        Bu noktada Nuri Köstüklü, bütün Anadolu bazında ele alındığında Denizli ve çevresinin Kuvayımilliye hareketinin odak noktası olduğunu belirtmektedir. Denizli istikametine kadar ilerleyişi esnasında Yunanlılara karşı zaman zaman işgalci gücü endişeye sevk eden çatışmalar olsa da “doğan çocuğun adının konması yani Kuvayımilliye” adı Denizli havalisine nasip olmuştur”.[19] İzmir işgal edildiği gün Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi ve Askerlik Şubesi Başkanı Tevfik Bey’in önderliğinde yapılan mitingde silahlı mücadeleye karar verildi. Denizli halkının ısrarla silah istemesi karşılığında Sarayköy Topçu Alayı’ndan silahlar gönderildi. Aynı zamanda Harbiye Nazırı’nın teşvikiyle bölgede silahlı direnişin oluşturulması yönünde destek gelince Burdur Askerli Şubesi Başkanı İsmail Hakkı Bey, 17 Mayıs 1919’da Denizli’de bulunan 57. Tümen Komutanı Şefik Bey’e bir telgraf göndererek halkın el altından teşkilatlandırılarak silahlandırılması teklifinde bulundu. Ertesi günkü telgrafında İsmail Hakkı Beymülki ve askeri makamların marifetiyle gizli yapılacak “mukavemet-i Milliye merkezleri(nin) teşkilatın çekirdeği” olacağını ifade etti. Şefik Bey de durumu Harbiye Nezareti’ne ileterek “Kuvayımilliye” teşkilatı oluşturulmasının uygun olacağını belirtir. Durumu bu şekilde anlattıktan sonra Köstüklü, birçok kaynakta Şefik Bey’e isnat edilen Kuvayımilliye fikrini ortaya atan komutan iddiasının doğru olmadığını, bu fikri ilk olarak ortaya atan kişinin Burdur Askerlik Şubesi başkanı İsmail hakkı Bey olduğunu ifade etmektedir.[20] 

         

        Bunun yanında Alev Coşkun, Türk İstiklal Harbi[21] adlı çalışmayı esas alarak Kuvayımilliye kavramının ilk kez Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıktığı zannının yanlış olduğunu söyler. Hâlbuki 1877–1878 Osmanlı-Rus, 1897 Osmanlı-Yunan ve 1912-13 Balkan harplerinde savaş birliklerinin yanında subay komutasında milis ve gerilla hizmetlerini üstlenen sivil örgütlenmeler oluşturulmuştu. Özellikle, Balkan Savaşı döneminde bu tip örgütlenmeler devreye sokulmuştu. Bu kuvvetlere de “Kuvayımilliye” adı verilmiştir.[22] Gotthard Jaeschke de Kuvayımilliye kavramının ilk olarak Balkan Savaşı içinde ve İkinci Balkan Savaşı sıralarında, Trakya’nın işgali esnasında “Kuvayımilliye” adı altında bazı milli kuruluşların varlığından bahseder.[23] Ama o, bu kavramın daha ziyade sivil nitelikli güçleri tanımlamak için kullanıldığı kanaatindedir. Balkanlar da Sırp, Bulgar vs. çetelerinin saldırıları karşısında ve Balkan Savaşları esnasında Batı Trakya Türk bölgesinde sivil örgütlenmeler ortaya çıkıp yurtlarını savundukları ve işgale ve saldırılara karşı direnmeleri ve Türklük adına yani milli hislerle yapılan direnmeleri göz önüne alırsak - Kuvayımilliye adıyla herhangi bir örgütlenme olup olmadığı çok net gözükmemekle birlikte - Kuvayımilliye ruhunun Balkan harbi esnasında ortaya çıkmaya başladığını söylemek mümkündür. Bu anlamda Rumeli’de 2. Redif müfettişliği bölgesinde askere çağrılanların önemli bir kısmı yükümlülerden ziyade gönüllülerden oluşuyordu. Bunlar arasında 45 yaş üstünü kapsayan gönüller çoğunluktaydı. Ayrıca 18-20 yaş arası gençler de azımsanmayacak oranda gönüllü olarak cepheye koşmuştu.[24] Özellikle Trablusgarp yenilgisini müteakiben Balkan Savaşları esnasında, bölgede yaşayan Türklerin yaşadıkları acılar, perişanlıklar ve peş peşe gelen yenilgiler Türk milletinin ruhunda büyük sarsıntılar uyandırdı. Balkanlarda Türk izlerinin silinmeye çalışıldığı bu ortamda Türk milli uyanışı hız kazandı. Belli bir aydın grubunca, içerideki grup hizipleşmelerinin ve onun yarattığı kavgaların bir yana bırakılarak dışarıdan gelen büyük tehditlere dikkat çekmek için 1 Şubat 1913’te Müdafaa-i Milliye Cemiyeti kurulmuştu. Her ne kadar bu cemiyet devlet gemisinin su aldığını söylüyor ve her Osmanlı’ya “sen de gemidesin” ihtarını[25] yaparak Osmanlıcılık ideolojisi sergiliyor olsa da esas dertleri perişan halde olan Türk illerini müdafaası olduğundan bir anlamda sonraki dönem Kuvayımilliye ruhunun öncü hareketleri olarak görülebilir.

         

        Neticede kelime olarak “milli kuvvetler” anlamına gelen Kuvayımilliye’nin Batı Anadolu’da ortaya çıkmasından önce birçok yerde kullanılmış olması mümkündür. Ancak İzmir’in işgali ile başlayan süreçte ortaya çıkan ve kurumsal bir yapı kazanan; bunun ötesinde Türk tarihinin seyrini değiştirecek gelişmelere yol açan Kuvayımilliye hareketi öncekilerden farklı anlam ve özellikler içerir. 

         

        Diğer yandan Anadolu’da işgale karşı ilk direniş Batı’dan ziyade Güneydoğu Anadolu yöresinde başladı. Mayıs 1919’a kadar İngilizler İskenderun, Gaziantep, Urfa ve Maraş’ı; Fransızlar Dörtyol, Adana, Mersin’i işgal etmişlerdi. Bu bölgede yaşayan Ermenilerin Fransızlardan aldıkları cesaretle yaptıkları taşkınlıklar bölgede yaşayan Türklere hayatı zindan ediyordu. Fransız-Ermeni işbirliği ile Türklere yapılan zulüm, hakaret ve öldürmeler karşısında, 19 Aralık 1919’da Dörtyol’a bağlı Karakese Köyü’nde halk Fransızlara karşı silahlı savunmaya geçtiler. Bu şekilde işgale karşı silahlı direniş başlamış oldu. Ancak Güneydoğu Anadolu’da işgale karşı silahlı mücadelenin ortaya çıkması Ege bölgesine oranla farklılık gösterir. Ege bölgesinde Kuvayımilliye birlikleri işgale karşı ve işgal bölgeleri dışında olurken, Güneydoğu’dakiler işgal bölgesi içinde ve gizli olarak kurulmuştur.[26] Anadolu’da işgale karşı mücadele tek elden toplanmaya başladığı Erzurum Kongresi’nden sonra Güneydoğu’daki silahlı birliklerde Kuvayımilliye’ye dâhil oldu.

         

        Aslında burada belirtilmesi gereken en önemli hususlardan biri İzmir’in işgalinin Kuvayımilliye hareketinin doğmasına ve Milli Mücadelenin geniş halk kitlelerince aktif olarak desteklenmesine olan etkisidir. Mondros Mütarekesi imzalandığında Türkler için tablo pek aydınlık gözükmüyordu. Bernard Lewis’in dediği gibi geleceğe yönelik ümide pek az yer vardıBalkan Savaşlarını I. Dünya Savaşı’nın takip etmesiyle uzun süren savaşlarda Osmanlı Devleti parçalanmış halk yorgun düşmüş ve yoksullaşmıştı. Yenik ve şevki kırılmış Türk halkı, galiplerin hemen hemen bütün isteklerini kabule hazır görünüyordu. Ancak Yunan ordusu İzmir’e çıkınca, Türklerin için için yanmakta olan öfkesi artık söndürülemez bir alev halinde tutuştu. Türk olmayan yabancı toprakların elden çıkarılmasına katlanılabilirdi; hatta başkentin işgaline bile katlanılabilirdi; çünkü işgalciler, nihayet yenilmez Batının muzaffer büyük devletleriydi ve askerleri er veya geç geldikleri yerlere döneceklerdi. Fakat komşu ve eski tabi bir ulusun Türk Anadolu’nun kalbine itilmesi katlanılamaz bir tehlike ve utanç idi.[27]

         

        Bu nokta milli direniş için katkısı hayati olan eşraf ve köylü zümresinin milli duygu açısından zayıf, özellikle eşrafın kendisine dokunulmaması ve çıkarlarının gerektirmesi durumunda düşmanla işbirliği yapmaya bile gidebilecek durumdaydı. Fakat işgal ve Hristiyan azınlık hareketleri canını ve malını tehdit eden olgular olarak belirince eşraf harekete geçti. Başka bir deyişle eşrafın ve ona bağlı olan köylünün direnmeye, yani milliyetçi duyguya sahip olmaya başlamasının esas sebebi Hristiyan azınlıkların yarattığı korkuydu. Doğu’da Ermeni devleti kurulması Batıda ise Rum egemenliği eşraf ve köylüyü korkutan unsurlardı. Rumların Savaştan sonra Batı Anadolu’da Yunanistan ile birleşme yönünde artan faaliyetleri bu korkuları daha da tetikliyordu. Anadolu’da kurulan işgal Reddi İlhak ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri büyük devletlerin işgaline karşı değil, Yunan işgaline ve Ermeni Devleti kurulması yönündeki tehlikelere karşı kurulmuştu. Bunların amacı temsil ettikleri bölgelerin her bakımdan Türklere ait olduğunu kanıtlamaktı. Bu anlamda İzmir’in işgal edilmesi Anadolu halk üzerinde bütünleşme ve kenetleşme bakımında olumlu etki yaratmıştır.[28]

         

         

        Kuvayımilliye’nin Niteliği

         

        Kuvayımilliye bir halk hareketidir, halkın direnme isteği sonucu ortaya çıkmıştır. Büyük çoğunluk gönüllülerden ve kongre kararlarına göre halk kuruluşlarınca silâhaltına alınanlardan oluşmaktadır. Ancak bünyesinde her kesimden insanlar vardı: herhangi başka bir amaç gütmeden milli hislerle mücadeleye atılan gönüllüler, dağda gezen eşkıyalar, efeler, zeybekler, kızanlar, hapishanelerden çıkarılan tutuklu, hükümlü ve sanıklar, halk kuruluşları tarafından kongre kararlarına dayanılarak, bir tür askere alma şeklinde köylerden ve kasabalardan silâhaltına alınanlar, asker kaçakları, iç isyan olaylarına katılıp bağışlanmak için Kuvayımilliye’ye sığınanlar, yakınlarının düşman zulmünden zarar görmesi üzerine intikam almak amacıyla silaha sarılanlar, düşman işgalinden kaçarak Kuvayımilliye’ye katılan yersiz yurtsuzlar, adamlarıyla beraber birlik oluşturarak Kuvayımilliye’ye katılan eşraf.[29] Devlet tarafından arananlar da yeni yönetim olunca affolunacakları ümidiyle Kuvayımilliye’ye katılırken, yoksulluk ve işsizlikten muzdarip olanlar da Kuvayımilliye’ye katılanlar arasındaydı. Nede olsa burada yiyecek ve giyecek gibi zaruri ihtiyaçlarının karşılanması yanında Kuvayımilliye’ye katılanlara belli oranda maaş veriliyordu.[30] Kuvayımilliye’ye katılanları Miralay Mehmet Arif bir başka açıdan şu şekilde ifade ediyor.“En genç çocuklar bulunduğu gibi, ak sakallı dedeler de vardı. Bu mücahitlere cephane ve yiyecek taşıyan hatunlar pek çok olduğu gibi, mavzeri elinde müsademeye iştirak eden Türk kadınları da az değildi.”[31]

         

        Bununla beraber Kuvayımilliye’ye katılımlar her zaman gönüllülük esasına dayanmıyordu. Mesela Bekir Sami Bey, Kula’da Kuvayımilliye’ye katılmakta isteksizlik gösteren eşrafı toplatarak hapsettirdi. Üç gün içerisinde her türlü donanımlarını temin edecekleri bin kişilik bir birlik kurma sözü aldıktan sonra serbest bırakıldılar. Gerçekten Bekir Sami Bey’in olaylar karşısında kayıtsız kalan eşrafı korkutarak Kuvayımilliye’ye katılımlarını sağlamaya çalışması kısa sürede sonuç verdi. Zira Bekir Sami’nin gazabından korkan eşraf Kuvayımilliye’ye destek vermeye başladı.[32] Hatta sözünü yerine getirmeyen bir kişinin evinin Bekir Sami Bey tarafından yaktırıldığı rivayet edilir.[33] Sonuçta bölgede derhal asker, para, araç, gereç toplama eylemi başladı. Bekir Sami Bey’in ünü, İzmir’in işgali ile cesaretlenen Rumlar arasında da endişeye sebep oldu. Bu olay Türk halkını yüreklendirdi ve Kuvayımilliye’ye katılımı artırdı.[34]

         

        Ayrıca Albay Şefik Bey’in, Batı Anadolu’da Doğu Ergil’in tanımlamasıyla “bir çeşit sosyal haydut” konumunda olan Efeleri işgale karşı direnmeye ikna etmesi de Kuvayımilliye’nin güçlenmesinde önemli etken olmuştur. Yörük Ali Efe’nin “Eşkıyalık yapacak zaman değildir” çağrısıyla Demirci Mehmet Efe başta olmak üzere birçok Efe de Kuvayımilliye saflarına katıldı. Elbette çeşitli sebeplerden dolayı yönetimle arası açılarak dağa çıkan bu insanların işgalle birlikte gelir kaynakları da önemli oranda kesilmiş olması ve Kuvayımilliye saflarına katılmakla güçlerine güç katmış olmalarını da göz ardı etmemek gerek. Bununla birlikte son noktada bu efelerin mücadeleye katılmaların da esas sebep, vatanlarının işgali karşısında sessiz kalamayacak kadar gözü pek olmalarıdır. Asi olmaları muhakkak hain olmalarını gerektirmiyordu. Dolayısıyla jandarmaya çevirdikleri namlularını düşmana çevirmekte ne tereddüt ettiler ne de beis gördüler. Zaten bu katkılarının sonucunda devletle olan sorunlarında halledileceği vaadi bunları daha da teşvik etmiştir.

         

        Görüldüğü üzere Kuvayımilliye birlikleri bir yeknesaklık göstermiyordu. Her kesimden insanı bünyesinde barındıran bir kuruluş olduğu gibi daha az karışık ya da tek tip insanlardan kurulan da vardı. Kuvayımilliye birliklerinden bir kısmı her taraftan, bir diğer kısmı ise özellikle belli bir yerin, kasabanın veya aşiretin insanlarından oluşuyordu.[35] Kuvayımilliye birliklerini belirlemek için genel olarak Kuvayımilliye, Milli KuvvetlerÇeteMüfrezeMilli MüfrezeMücahidinMilis kullanılan deyimlerdir. Alay ve Tabur gibi deyimler veya kavram da kullanılmıştır. Ödemiş Kuvayımilliye’si, Osmancık Milli Müfrezesi, Eskişehir Milli Taburu, Arnavut Kazım Çetesi, Demir Alayı gibi.[36] Tabi burada dikkati çeken Tümen, Alay, Tabur, Bölük gibi adlandırmalar askeri kökenli Kuvayımilliye’lerde var olan adlandırmalardır. Sivil kökenli olan birliklerde bu tür adlandırma olmamıştır.[37]

         

        Şurası muhakkak ki sivil kökenli Kuvayımilliyeleri oluşturan birliklerin düzenli orduya karşı savaş tecrübesi yoktu. Bundan dolayı zaman zaman talepleri üzerine Orduda görev yapan komutanlar tarafından düzenli savaş tekniği konusunda kendilerine yardımcı olacak subaylar gönderilmiştir. Sadece subaylar değil aynı zamanda bazı Kuvayımilliye birliklerine silah ve cephanelik de gönderiliyordu.[38]

         

        Kuvayımilliye birliklerindeki gönüllülerin cephede, birlikte kalması kendi isteklerine bağlı olduğundan, işi çıkan, bıkkınlık gösteren ya da sevdiklerini özleyenler ilk fırsatta evine dönebilmektedir. Ayrıca bu dönemde nöbetleşe askerlik adı verilebilecek bir yöntemin de uygulanması dikkat çeken başka bir yöndür. Buna göre silâhaltına alınanlar tarımda işgücü kaybına sebep olduğundan, hasat zamanı, değiştirme yoluyla ve halk kuruluşlarınca düzenlenen sıraya göre işlerinin başına dönmelerine izin verilmekteydi. Yakın tehlike olmadığı zaman iaşe sıkıntısı olduğundan; ayrıca yeterli silah olmadığında silahı olmayanları aynı gerekçeyle evlerine gönderilmiş; tehlike yaklaştığında ise tekrar geri çağrılmışlardır. Her Kuvayımilliye birliği, kendine özgü bir iç yapıya sahiptir. Disiplin anlayışı, ast-üst ilişkileri her birlikte değişik olmakla beraber düzenli ordulardaki gibi değildi. Üniforma giymediklerinden dış görünüşleri itibarıyla kimin alt-üst olduğu belli değildi. Silah ve teçhizat bakımından da birlikler arasında farklılıklar vardı.[39]

         

         

        Kuvayımilliye’nin Maddi Kaynakları

         

        Kuvayımilliye birliklerinin düşmana karşı mücadele için bazen eşraftan bazen de köylülerden zorla yardım aldıkları da bilinen bir vakıadır. Mesela Çerkez Ethem, Yunanlılara karşı olan savaşına kaynak temini için dağa kaldırdığı eski İzmir Valisi Rahmi Beyin oğlunu geri vermesi karşılığında 50 bin lira alarak bununla askerini beslemiştir. Bu gibi durumlar olmakla beraber esas yükü yine halk çekiyordu. Halk bir yandan borçlarını ödeyebilmek için İstanbul Hükûmeti’nin topladığı vergiler, diğer yandan Kuvayımilliye’nin nakdi ve ayni olarak talep ettikleri karşısında zaman zaman zor duruma düşüyordu. Kuvayımilliye’nin silah ihtiyacı ilk başta askeri depolardan sağlandı. Bu konuda orduda halen görev başında olan subayların önemli katkıları vardı. Asıl ihtiyaç Kuvayımilliye birliklerinin iaşesi ve barınma problemleri ile atların yemiydi. Bunun içinde para ya da ayni yardım gerekiyordu. Herkes vergi yerine geçen, ama bağış (teberru) olarak adlandırılan ödemeyi yapmak zorundaydı. Kimden ne zaman ve ne kadar bağış isteneceğini ise Kuvayımilliye, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri tayin ediyordu. İlk başta kayıtlar olmadığı ya da yetersiz olduğundan bir kişiden birkaç defa almalar olduğu gibi ikili ilişkilerden dolayı hiç alınmayan da oluyordu. Özellikle eşkıyalıktan gelen komutanlar bu tür uygulamayı sık yapabiliyordu. Bu da halkı bıktırıp yıldırmaya sebep olabiliyordu. Bu belki düşmana karşı mücadele adına yapılması zaruri bir durumdu, ama doğal olarak halkta huzursuzluğa sebep oluyor; bu da isyanları körüklüyordu.[40]

         

        Fakat çiftlik sahipleri, zengin halk ve eşraf genelde Milli Mücadeleyi desteklemek konusunda tereddüt göstermediler. İmkânları dâhilinde ayni ve nakdi yardım yapmamanın vatana ihanet sayılacağı görüşü bu kesimler arasında yaygın olduğundan yurt savunmasına önemli katkıda bulunmuşlardır. Aynı zamanda zengin kişiler çiftliklerini Kuvayımilliye birliklerine açmışlar ve onların bakımlarını üstlenmişlerdir.[41]

         

        Bu noktada Karakol Cemiyeti’nin de Kuvayımilliye’ye sağladığı silah ve cephaneyi unutmamak lazım. Karakol Cemiyeti’nin kurulmasının ilk adımı, Ekim 1918’in son haftasında Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında yapılan bir toplantıda Talat Paşa tarafından atılmıştır. Fiili kurucuları, Talat paşa’nın sağ kolu Kara Kemal, Miralay Kara Vasıf, Miralay Baha Sait, Enver Paşa’nın amcası Mirliva Halil’den oluşuyordu.[42] Karakol Cemiyeti Kasım 1918 ile Mart 1920 arasında çoğu aranan ciddi oranda İttihatçı subayları Anadolu’ya kaçırdı. Ayrıca Anadolu’da yeşermeye başlayan silahlı direnişe katkı için İtilaf denetimi altındaki Osmanlı askeri depolarından çalınmış büyük miktarda silah, araç gereç ve cephanelik elde etti. 26 Ocak 1920’de Gelibolu’da Fransızların kontrolündeki Türk cephaneliğine baskın düzenleyen Karakol Cemiyeti’nin ardılı olan Mim Mim Grubu da buradan 8.500 tüfek, 33 makineli tüfek ve 500.000 atımlıktan fazla cephaneyi alarak Anadolu’ya gönderdi. Yine Nisan 1920’den sonra İstanbul’dan 56 bin süngü, 320 makineli tüfek, 1.500 tüfek, bir batarya, 3.000 sandık cephane, 10 bin üniforma, 100 bin nal, 15 bin matara ve bin ton çeşitli askeri teçhizat Anadolu’ya kaçırıldı.[43] Ayrıca silah ve mühimmatın dışında Karakol Cemiyeti, Hükûmet kurumlarındaki Anadolu’daki direnişe sıcak bakan kişilerden ve özellikle hamal ve kayıkçı esnafından edindiği istihbaratı da Anadolu’ya iletiyordu.[44]

         

         

         

        Merkezi Yapıya Doğru

         

        Şüphesiz Kuvayımilliye birlikleri dünya kamuoyu önünde Türk halkının haksızlık ve zulme karşı isyanını temsil etmek, Yunan işgal kuvvetlerinin ilerlemelerini engellemek ve durdurmak, ordunun teşkilatlanmasına vakit ve imkân kazandırmak gibi çok hayati işlev görmüşlerdir. Ancak neticede bu birlikler merkezi bir kontrolden yoksun, çoğu zaman başına buyruk hareket edebiliyordu. İlk bakışta, düşman işgaline karşı direnen silahlı halk kuvvetlerinden başka bir şey olmayan milis teşkilatı, bir bakıma bu görünüşü ile çelişir. Başka bir deyişle Kuvayımilliye silahlı halk kuvvetleri kuruluşundan olduğu halde zamanla halkla karşı karşıya da gelmeye başladılar. Zira bu birlikler birçok defa halkı korkutmuş ve yıldırmıştır. Zaman zaman eşraf da Kuvayımilliye’yi bölgelerinde şahsi nüfuz ve itibarını artırmak gibi kişisel amaçlar için kullanmışlardır. Bazı bölgelerde Kuvayımilliye’nin halk tarafından sevilmeyişinin nedeni de budur.[45]

         

        Belli bir safhadan sonra artık Kuvayımilliye ile yola devam etme imkânı kalmadı. Herhangi bir Kuvayımilliyeci’nin birliğini bırakıp köyüne gitmesi firar sayılmıyordu. Büyük çoğunluk gönüllü olduğundan fırsatını bulan gidiyordu. Halk baştan beri milli duygulardan yoksun olduğundan başarıyla sonuçlanan küçük çarpışmalardan sonra “zafer kazanıldı iş bitti” diye dağılacak kadar bilinçsizdi.[46] Kuvayımilliye’nin önemli bir kısmı eşraf ve efelerin denetimindeydi. Bunlar da daha ziyade bölgesel endişeler taşıyan kesimlerdi. Bunları daha ulusal hedeflere yönlendirmek gerekiyordu.[47] Netice itibarıyla Kuvayımilliye hareketinin bir ideolojisi yoktu. Başındaki subay ve şehirdeki aydınları saymazsak işgale uğramaya başlayan Anadolu’da halkın yorgun ve bilinçsiz olması, eşrafın ve seçkinlerin milli bir hareket başlatabilecek kapasitede olmayışı yerel direniş hareketinin bütün ülkeyi kapsayacak bir biçimde ortaya çıkmasının zor olduğunu gösteriyordu.[48] Gerçi Kuvayımilliye’yi destekleyerek malını ve canını kurtarma derdine düşen eşraf ve bölgesel seçkinler, Cemiyetler aracılığıyla kongreler topladılar. Direnişi kendi bölgelerinde güçlü bir biçimde örgütlemeye giriştiler. Bunda da önemli başarılar elde ettiler. Ancak istilaya karşı bölgesel direniş hareketi olmaktan öteye götürecek fikri ve maddi altyapıdan yoksundular.

         

        Ancak önder boyutunun ortaya çıkması bu tablonun değişmesine sebep olacaktır. Mustafa Kemal bölgesel direnişlerle ülkenin milli bir hedefe yönelemeyeceğini düşünerek işgale karşı direnişi topyekûn millete mal etmeden Anadolu’da Türk siyasi varlığının devamının mümkün olamayacağının farkındaydı. Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin bu kentte topladığı kongre, bireyselden bölgesele, Sivas Kongresi’nin ise bölgeselden ulusal bir harekete geçiş oluşturulduğunun ifadesiydi. Bu, artık yavaş yavaş liderliği kabul görmeye başlayan ve bir ulus devlet kurma ideolojisini benimseyen Mustafa Kemal’in etkisinin bir göstergesiydi. Erzurum ve Sivas kongreleriyle bağımsız bir milli devlete giden kurumsal yol açılmıştı. Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması bu adımların en anlamlı uygulamasıydı.[49]

         

        Mustafa Kemal Kuvayımilliye oluşumunu başından beri takip ettiği ve Sivas Kongresi öncesi de birçok noktada etkili olduğu muhakkaktır. Bu konuda Jaeschke, Genel Kurmay Başkanlığı’nda, 15 Mayıs 1919 sabahında Mustafa Kemal, Cevat (Çobanlı) ve Fevzi (Çakmak) Paşalar ile birlikte “üç ordu müfettişliği teşkili, silahların teslim edilmemesi, Anadolu’da bir milli irade vücuda getirilmesi, Kuvayımilliye teşkili ve mukabil taarruza geçilmesi hakkında beş maddelik bir program hazırlandığını belirtmektedir. Mustafa Kemal bu beş madde hakkında görüşlerini beyan ederken “zaten bu yüzden Anadolu’ya gidiyorum” dedikten sonra birlikte çalışmak üzere yemin ederek vedalaştılar.[50]

         

        Mustafa Kemal İzmir’in işgali ile birlikte gelişen süreci takip edip, işgale karşı Türk milletinin tek vücut olması noktasında gayret göstermiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa daha başlangıçtan itibaren Batı Anadolu Kuvayımilliye faaliyetleri hakkında Albay Bekir Sami ve Albay Kazım Özalp tarafından sürekli bilgilendirilmiştir. Mustafa Kemal Kuvayımilliye hareketini yakından takip ediyor; Anadolu’ya geçmesindeki amacına uygun olarak onlarla temasını sürdürüyordu. Bu anlamda, 9 Haziran 1919’da Albay Bekir Sami Bey’e gönderdiği telgraf anlamlıdır.

         

        “Yakın istikbalde zuhuru pek kati olan umumi bir vaziyette kuvvetli ve kudretli bulunmak için memleketin muntazam bir teşkilat altına alınmasına çalışmalıyız… gayemiz bir olmalıdır… vaziyetinizde ve o taraf milli teşekküllerinden sık malumata ita buyurmanızı rica ederim.” [51]

         

        Kısa zaman içerisinde bahsettiği teşkilatlanmayı sağlayan Mustafa Kemal, Kuvayımilliye’nin başlattığı işgale karşı yerel direniş hareketini milli bir karaktere büründürmüş ve hedefi sadece işgalden kurtulmak değil, Misak’-ı Milli ile belirlenen sınırlar içerisinde bir ulus-devlet kurma projesine dönüştürmüştür.

         

        Sonuç olarak Kuvayımilliye hareketi daha ziyade bölgesel nitelikteydi. Her şeyden önce vatanı değil kendi bölgesini kurtarmayı hedef alıyordu. İşgalin ilk yılında önemli başarılara imza atan, büyük fedakârlıklarla ulusal direnişe zemin hazırlayan Kuvayımilliye hareketi kendi içinde bir kurumsal yapı oluşturmasına rağmen Erzurum ve Sivas kongreleri ile oluşturulan ve Büyük Millet Meclisi’nin ilanı ile de Hükûmet statüsüne ulaşan merkezi otoritenin emri altına girme noktasında gönülsüz davranması olumsuz sonuçlar doğurmaya başladı. Halka uyguladıkları baskının Milli Mücadeleye olan desteği zaafa uğratma riskinin yanında merkezi komutadan yoksun planlama ile işgalci güce karşı başarı sansı çok azdı. Belki işgalci gücün ilerleyişi durdurulabilirdi, ama işgal ettiği Batı bölgesinden çıkarılması Kuvayımilliye’nin stratejisi ile gerçekleştirilme şansı yoktu. Böylelikle Kuvayımilliye bu anlamda Milli Mücadeledeki fonksiyonunu icra etmiş ve 1920’lerin sonunda düzenli ordularla yola devam edilmiştir. Ancak Kuvayımilliye hareketi olmadan Anadolu’da geniş çaplı bir direnme hareketinin olması zordu. Bu anlamda Kuvayımilliye Milli Mücadele’yi başlatan ve ona ruh veren bir hareketin adıdır. Kuvayımilliye birlikleri dağıtıldı ya da düzenli orduya dâhil edildi, ama Milli Mücadele boyunca Kuvayımilliye ruhu hem cephelerde hem de Millet Meclisi’nde ülkenin işgaline karşı direnenlere ilham kaynağı oldu.




Bu haber 164 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI